Sonsuz Türk

MİLLİ MESELELER KARŞISINDA AKSİYONER BİR LİDER

MİLLİ MESELELER KARŞISINDA AKSİYONER BİR LİDER
Prof. Dr. Salim GÖKÇEN
Prof. Dr. Salim GÖKÇEN( sgokcen@atauni.edu.tr )
3.014
03 Nisan 2019 - 17:22

ALPARSLAN TÜRKEŞ

İdeolojik oluşumların aksiyon haline gelmesinin Türkiye’deki en somut örneği, Ülkücü Hareket ve onun siyasi yapılanması olan Milliyetçi Hareket Partisi’dir. Türk milliyetçiliği ideolojisinin siyasi yönünü temsil eden Milliyetçi Hareket Partisi’nin nicelikten ziyade niteliğe önem vermesi, kurulmasından itibaren nispeten düşük oy oranlarına sahip olmasına rağmen Türkiye’nin en etkili siyasi figürlerinden biri olarak kabul görmesini ve siyasetin tıkandığı dönemlerde sürekli “çare” olarak görülmesini sağlamıştır. İşte Alparslan Türkeş’in şahsında MHP’nin Türk demokrasi tarihindeki misyonu ve önemi bu noktada başlamaktadır.

Fikir, düşünce ve özgül ağırlığı ile Alparslan Türkeş’in bizzat kendisi aksiyonerliğin ete kemiğe bürünmüş halidir ve onun yaşamı, aksiyoner bir siyaset adamının hikâyesini anlatmaktadır. Alparslan Türkeş, milli duygularının şekillendiği çocukluk yıllarından ölümüne dek hedeflerine kararlılıkla yürümüş, çevresindekilerin umutsuzluğa düştüğü zamanlarda dahi Türk milletinden ümidini hiçbir zaman kesmemiştir. Önüne çıkan birçok engel ve badireye rağmen vatana ve millete dair hayallerini daima canlı tutmuştur.

Milliyetçi hislerle daha çocukluğunda Kıbrıs’ta tanışan Alparslan Türkeş’in fikirleri askeri okulda olgun bir ideoloji halini almıştır. 1944’te Sabahattin Ali ile Hüseyin Nihal Atsız arasında ortaya çıkan mahkeme öncesinde Türkçü gençler Ankara’da bir miting düzenlerler ve akabinde dönemin önde gelen Türkçüleri birer birer tutuklanıp “ihtilal teşebbüsü” suçlamasıyla mahkemeye sevk edilirler. Bu olayın ardından başlatılan meşhur Irkçılık-Turancılık davasının tutuklu sanıklarından biri de, Reha Oğuz Türkkan ve Hüseyin Nihal Atsız’ın evlerindeki aramalarda onlara hitaben yazılmış mektupları ortaya çıkan genç teğmen Alparslan Türkeş’tir. Dönemin önde gelen Türkçü şahsiyetleri ile birlikte uzun sorgulardan ve işkencelerden geçen Türkeş’in aksiyoner bir dava adamı olarak ortaya çıkışı bu süreçte gerçekleşmiştir. Cumhuriyet tarihinin bu ilk kumpas davası sonunda Türkeş de dâhil olmak üzere sanıklar değişik cezalara çarptırılırlar. Fakat Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından verilen mahkûmiyet kararları Askeri Temyiz mahkemesince bozulur ve 1947’de sanıkların hepsi beraat ederler. Yargılama esnasında Askeri cezaevinde tutuklu bulunan Türkeş burada çeşitli baskılara maruz kalır. Bütün baskılara direnen Türkeş’in kendisinden istenen kurgulanmış itirafnameyi ağır işkenceleri göze alarak imzalamayı reddetmesi bir ülkü ve aksiyon insanı olduğunu kanıtlamaktadır. Duruşmalarda kendisine “vatan haini” olmak gibi ithamlarda bulunan savcıya verdiği “diğer sanıklara ve bana vatan hainliği isnat edilmiştir. Bunu şiddetle reddederim. Ben yeryüzünde her şeyden çok milletimi ve vatanımı severim” şeklindeki tarihi cevabı ise, Türkeş’in liderliğinde girişilecek siyasi hareketin ilk işareti sayılabilir.

Türkeş, Türk milliyetçilerine yönelik hazırlanan kumpas davası sonunda beraat etti. Ancak dava sırasında kendisine ve arkadaşlarına layık görülen muameleler, atfedilen gayri-milli suçlamalar, Türk milletine karşı duyduğu sevginin daha da büyümesine, Türk milletine düşman olan odakların hazırladıkları uzak-yakın tehdit ve tertiplere karşı daha çok çalışmanın gerekliliğine inanmasına yol açtı.

Türk Milliyetçiliğinin önemli mecmualarından olan “Orkun” dergisi Hüseyin Nihal Atsız’ın katkıları ile bu dönemde yeniden yayın hayatına başlamıştı. Derginin bazı sayılarında askerlik mesleği nedeni ile “Kazganoğlu” müstear ismi ile makaleler kaleme alan Alparslan Türkeş’in bu yazıları, fikri kişiliğinin oluşmasında tarih bilincinin ne kadar etkili olduğunu göstermektedir. Bu düşünce yapısı, bir süre sonra O’nun siyasi çalışmalarında ortaya çıkan görüş ve düşüncelerinin çerçevesini oluşturacaktır.

Alparslan Türkeş, Orkun’daki yazılarına bir müddet sonra askeri görevlerinin yoğunluğu nedeni ile ara vermek zorunda kaldı. Ancak ülkenin yönetimine yönelik düşünce ve tespitlerini 27 Mayıs 1960’tan sonraki Milli Birlik Komitesi üyeliği döneminde ifade etmekten hiç çekinmedi. Türkeş, bu dönemde Başbakanlık Müsteşarlığı görevini layıkıyla yerine getirdi. Ancak devlet yönetiminden uzak kalmanın endişe ve paniği içindeki CHP’nin bazı komite üyeleriyle birlikte tertip ettiği 13 Kasım 1960 tarihindeki darbe ile 38 kişilik Milli Birlik Komitesi bölündü ve “14’ler” diye anılan Türkeş ve arkadaşları ordudan tasfiye edilerek yurt dışına sürüldü.

Türkeş ve arkadaşlarının ordudan emekli edilip çeşitli göstermelik görevlerle yurt dışına sürgün edildikleri tarihten itibaren Türkiye’de milliyetçilerin teşkilatlanmasında Türkeş’in adı ön plana çıkıyor ve öncesinde dernekler halinde teşkilatlanan milliyetçilerin ilk kez siyasi parti olmaları gündeme geliyordu. Alparslan Türkeş’i siyasi arenada bir lider olarak görme beklentisini paylaşan milliyetçiler, onun lehinde yurt sathında bir hava yaratmaya çalışıyorlardı. Türkeş, Yeni Delhi Büyükelçilik Müşavirliği göreviyle Hindistan’a sürgün edilişinden tam 25 ay sonra yurda geri döndüğünde kalabalık bir milliyetçi topluluk tarafından karşılandı. Artık hem 1944 olaylarında Türkeş ile kader ortaklığı yapmış olan Türkçülerin bir bölümü, hem Türkeş ile beraber ordudan tasfiye edilen eski Milli Birlik Komitesi üyesi milliyetçi subaylar, hem de günden güne genişleyen bir milliyetçi gençlik kitlesi Alparslan Türkeş liderliğindeki yeni bir hareketin çatısı altında bir araya toplanmış bulunuyordu.

Alparslan Türkeş, 1963 yılında sürgünde bulunduğu Hindistan’dan Türkiye’ye döndükten sonra 1965 yılında CKMP ile başladığı yeni dönemde partisinin görüşlerini sadece bir siyaset adamı sıfatıyla değil, bir dava ve fikir adamı olarak da ortaya koyabildiği için Türk Milliyetçiliği düşüncesinin büyük bir hamle yapmasına imkân sağlamıştır.

Alparslan Türkeş, önce CKMP daha sonra MHP’nde yürüttüğü siyasi mücadelede Türk Milliyetçiliği fikrini esas almıştır. Türkeş’in siyasi arenaya dâhil olması ile birlikte Türk Milliyetçiliği düşüncesi, kitleselleşmek, bütün sosyal tabakalara yayılmak ve genişlemek imkânını buldu. Alparslan Türkeş’in siyasi faaliyetleri, Türk Milliyetçiliğinin lokal bir etkinlik olmaktan kurtulmasına ve özellikle çeşitli ideolojik tehditler karşısında arayış içinde bulunan Türk gençliğinin milli bilinç ve düşünce zemininde buluşmasına yardımcı oldu.

MHP’nin Alparslan Türkeş liderliğinde 12 Eylül 1980’e kadar süren faaliyetlerinde siyasi olarak tenkid edilebilecek birçok unsur bulunabilir. Ancak Alparslan Türkeş’in düşünce ve söylemlerinde Ülkücü hareketin felsefesine hayat veren temel esaslar doğrultusunda Türk milli varlığı için tehdit olarak adlandırılabilecek odaklar hakkında yanılmış olduğunu söylemek asla mümkün değildir.

MHP’nin kurulduğu günden itibaren temel felsefesinde İslamiyet’e ve Müslümanlığa çok ciddi atıflar yapılmaktadır. Elbette ki, bu durum Alparslan Türkeş’in fikri yapısı ile yakından ilgilidir. Onun 1969 yılında söylediği; “Tanrı Dağı kadar Türk, Hıra Dağı kadar Müslümanız. Her iki felsefe de bizim şiarımızdır” sözü bu anlayışın göstergesidir.

Türkeş’in temsil ettiği çizgi, Türk-İslam anlayışı merkezinde oluşmuştur. 1970’li yıllarda partinin Orta ve Doğu Anadolu’da kitleselleşmesinde bu unsurun önemli bir rolü bulunmaktadır.

MHP’nin olgunlaşma ve kitleselleşme süreci 1974 yılından sonra Ecevit hükümeti döneminde başlamıştır. Söz konusu dönemde yükselmeye başlayan toplumsal muhalefet ve sol terör dalgasına karşı, “devletin yanında anti-komünist mücadele” misyonu ortaya çıkmıştır. 1974 yılında meydana gelen Kıbrıs Barış Harekâtı ve akabinde ABD ambargosunun ortaya çıkması, ülkede milliyetçiliği yükseltmiş ve milli gücü geliştirmeyi hedefleyen siyasal söylem güçlenmiştir. 1974’teki bu siyasal atmosfer içinde MHP, Alparslan Türkeş’in söylemleri ile gelişmeye başlamıştır. Bu arada AP öncülüğünde sağ partilerin meydana getirdiği Milliyetçi Cephe (MC) hükümetinin kurulması, MHP için önemli bir süreci başlatmıştır. 1975 yılında MC’ye dâhil olan MHP’nin parlamentodaki üç milletvekilinden ikisi bakanlık koltuğuna oturuyordu.

1974-77 arasındaki dönemde Milliyetçi Cephe’nin, Alparslan Türkeş liderliğindeki MHP’nin ortaya koyduğu dinamik potansiyeli yanına almak istemesi son derece önemli bir gelişmedir. MHP’nin birinci MC hükümetinde sahip olduğu bakanlıkların üstün performansı, özellikle Gümrük ve Tekel Bakanlığı’ndaki icraatları, toplumda büyük bir destek bulmuş, yolsuzlukların ortaya çıkarılması hükümetteki hâkim unsurları rahatsız etmişti. Söz konusu unsurlar, birinci MC deneyiminden sonra MHP’ne yeni ve daha geniş devlet tecrübesi imkânları yaratmak bakımından çoğunlukla isteksiz davranmışlardır. MHP, 1977 seçimlerinde oy oranını ikiye katlayıp milletvekili sayısını 16’ya çıkarmasına rağmen iktidara ortak olma yolunda yukarıda belirttiğimiz gerekçeler nedeni ile aynı fırsatı elde edememiştir. 70’li yılların sonunda ortaya çıkan yüksek gerilimli ortamda hareket daha da serpilmiş, gençlik merkezli söylemler kitleselleşmeyi de beraberinde getirmiştir. Ülkenin içinde bulunduğu kaos ortamı, hareketin genç tabanının istihdamında zorlukları da beraberinde getiriyor, gençliğin rasyonel bir şekilde örgütlenmesini engelliyordu. MHP bu dönemde kitleselleşme ivmesini, Alparslan Türkeş’in dönemin toplumsal psikolojik yapısı ile uyumlu olan anti-komünist kimlikle karşı tepkiyi ifade eden program ve söylemleri sayesinde yakalayabilmiştir.

MHP ve Ülkücü Hareket açısından Alparslan Türkeş’in liderlik vasıflarının özel bir yeri vardır. Alparslan Türkeş’in hareket üzerindeki konumu ve en önemlisi ideologluğu onu tartışılmaz bir lider durumuna getirmişti. Ancak özellikle 70’li yılların sonunda ortaya çıkan “yerel başbuğlar” ve biraz fazlaca öne çıkmış teşkilat ileri gelenleri, liderlik müessesesinde sapmacı bir dinamiğin oluştuğuna işaret etmektedir.

Alparslan Türkeş’in tarih bilincine sahip bir Türk Milliyetçisi olarak Türk siyasi hayatına getirdiği yeni ve farklı üslup, sadece onun siyasi muhalifleri için değil, milliyetçiliğe ideolojik sebeplerle düşman olan çevreler nezdinde de büyük tepkiler gördü. Özellikle MHP’nin siyasi alanda güçlenmesi bu husumetin çok daha artmasına yol açtı. Böylece 12 Eylül 1980 askeri darbesi ile Alparslan Türkeş’i bertaraf etmek suretiyle ideolojik hedeflerine ulaşabileceklerine inanan bazı gruplardan meydana gelen bir cephe oluştu. Bunlar meydana gelen darbe neticesinde başta Alparslan Türkeş olmak üzere MHP yöneticilerinin ve yüzlerce Türk Milliyetçisinin tutuklanmalarını büyük bir sevinçle karşıladılar.

12 Eylül askeri darbesi ve ardından ortaya çıkan cunta yönetimi, Ülkücü hareket için büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Bu dönemde Ülkücü hareketin devletin fiziki ve ideolojik baskısına, yıkıcı faaliyetlerde bulunan devrimci militanlar gibi maruz kalmaları, ideolojik moral bakımından hem merkezi düzeyde hem de tabanda çok sarsıcı bir darbe etkisi yaratmıştır.

Hazırlanan iddianamenin temel noktasının milliyetçi düşünceye karşı oluşturulan kin ve nefretten meydana gelmesi, ülkenin geldiği durumun acı bir göstergesidir. Bu durumu Alparslan Türkeş 14 Ekim 1981 tarihli duruşmada iddianameye karşı verdiği ifadede şöyle dile getirmektedir: “Bu iddianame baştan aşağı yalan ve iftiradan ibarettir. Benim bütün hayatım, demeçlerim, konuşmalarım, icraatım bu iddiaları baştan aşağı retten ibarettir… Türk Milliyetçiliğini suçlama gayretkeşliğinin ciddiyetsiz belgesi olan bu iddianame, taleplerinin ağırlığı konusunda çok hafif kalmakta, ideolojik taassup içinde hazırlandığını ortaya koymaktadır. Türk milliyetçiliğinin “faşizm” olarak nitelenmesi çok üzüntü verici… Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin geleceği bakımından çok zararlıdır. Devlet ve Millet adına görev ifade eden bir makamda bulunan kişilerin milliyetçilik fikrini suçlamaları, milli birliği sabote edilmek istenen bu ülkenin geleceğinde tahripkâr neticeler doğuracaktır. Bundan sonra Türkiye’yi bölmek isteyenler, Cumhuriyet Türkiyesinin temellerinden birisi olan Türk Milliyetçiliğini suçlamak için bu iddianameyi bir vesile imiş gibi kullanacaklardır”

Ülkücü Hareket, 70’li yıllarda komünizme karşı “devletin zaafa düştüğü noktada vatana, millete, devlete, bayrağa sahip çıkma” misyonu ile aksiyon içinde bulunmuştu. Ne var ki, 12 Eylül askeri yönetiminin, hareketin lideri Alparslan Türkeş’i de diğer siyasi liderler gibi kontrol altına alması, Ülkücü hareketin misyonunu meşru saymadığını göstermekteydi. Bu süreçte Türk Milliyetçiliğinin devletin resmi ideolojisi olduğu ve Ülkücü hareketin yıkıcı komünist terör ve istilaya karşı kendiliğinden oluşan “milli refleks” olduğu sürekli ifade edilse de Okyanus ötesinin “Bizim çocuklar” dediği gayri meşru çocuklarının eseri olan 12 Eylül darbesinin yöneticilerinin farklı bir şekilde davranması tabii ki beklenemezdi.

12 Eylül darbesinin yarattığı ortam içerisinde 1983 yılından itibaren MHP kadrolarının bir kısmı ANAP ve diğer partilere dağılmışlar ve kendilerine de yeni dönem için bazı savunmalar geliştirmişlerdi. Öyle ki, 1985’te parti adının yasaklı olması nedeni ile kurulan Milliyetçi Çalışma Partisi’nin MHP’yi ve ülkücüleri temsil etmediği, siyasi yasaklı olan Alparslan Türkeş’in de bu partiyi desteklemediğine yönelik söylentileri bu çevreler yaymakta idiler. Söz konusu temsil bunalımı, 1987’de bizzat Türkeş’in parti kulislerinde boy göstermesi ile aşılmaya çalışılmıştır. 1980 öncesi MHP’nin önde gelen isimlerinin MÇP’ye katılmamaları, hatta onu eleştirmeleri ve ciddiye alınmaması gerektiğine yönelik açıklamalar yapmaları MÇP’nin özellikle seçmen ve sempatizan düzeyindeki Ülkücü tabana yayılamayışında etkili olmuştur. Özellikle ANAPlılaşan kesim, bu yargılarını yayarak kendi konumlarını da meşrulaştırmaktaydılar. MHP misyonunun sağlıklı bir şekilde yürütülmesini savunan bazı eski MHP entelijansiyası ise MÇP’nin “çoluk-çocuğun” lokal olarak kullandığı bir mekân görünümünde olmasından yakınıyorlardı. 1987 yılına gelindiğinde Ülkücü Hareket, tarihinde görülmemiş bir ayrışma ve kaosu yaşıyordu. Birbiri ile çekişme içerisine giren beyinler, merkezi bir oluşumun meydana gelmesini sürekli engelliyordu. Yaşanan kriz, Alparslan Türkeş’i kuşkusuz tedirgin etmekte idi. Ülkücü hareketin bazı ileri gelenlerinin başka hiziplerle, güç odakları ile zıtlaşarak parti içinde tekel oluşturmaya yönelmesi, MÇP’nin genişleme kanallarını tıkamakla kalmıyor, bizzat Türkeş’in gücünü ve etkinliğini de tehdit ediyordu. Başbuğ, Başbuğluğunu gösterip partinin içine düştüğü tıkanıklığı aşma adına 1987 yılı başında bizzat devreye girerek MÇP’deki krizi çözmeye çalışacaktır. Türkeş’in bu dönemde yeni bir aksiyon yaratmak adına yöneldiği gruplar, merkezinde Gazi Üniversitesi’nden Devlet Bahçeli’nin yer aldığı “akademisyenler grubu” ile 70’lerin Töre-Devlet yayınları faaliyetlerini yürütmekte olan Ali Güngör’ün temsil ettiği kadrolar idi. Birlikte hareket ettikleri için Bahçeli – Güngör ekibi olarak tanımlanabilecek bu grubun çevresinde; aydın, akademisyen, bürokrat-teknokrat ve genelde kariyer sahibi kadrolar bulunmaktaydı. Bu profil, camiada yakınılan görüntüyü değiştirmek bakımından Bahçeli – Güngör kadrolarının MÇP’de konuşlandırılmasını anlamlı kılıyordu. Devlet Bahçeli bu şekilde 19 Nisan 1987’de yapılan olağanüstü kongrede parti yönetiminde belirleyici bir konuma geldi. Alparslan Türkeş’in hamlesi ile Devlet Bahçeli’nin bu dönemde parti yönetiminde bulunması, Ülkücü Hareketin orta yaş kuşağının eğitimli, meslek sahibi unsurlarının MÇP’ye entegrasyonunu da beraberinde getirmiştir. Devlet Bahçeli ve ekibinin arka plânda partiye getirdiği dinamizm, tabana önemli bir moral ve motivasyon kazandırmıştı. Bu süreçte 6 Eylül 1987’de yapılan halk oylaması sonucunda siyasal yasakların kalkması ile birlikte Alparslan Türkeş yasal olarak siyaset yapma hakkını kazanmış oldu. Akabinde 4 Ekim 1987’de yapılan kongre ile MÇP Genel Başkanı Alparslan Türkeş oldu.

MÇP lideri Alparslan Türkeş, 1991 yılında yapılan seçimlerde Refah Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partisi ile yapılan seçim ittifakı neticesinde Yozgat milletvekili olarak yeniden parlamentoya girmiştir. Bunun yanı sıra, 12 Eylül askeri darbesi ile kapatılmış olan siyasi partilerin eski adlarını yeniden almaları ile ilgili 1992 yılında yapılan Siyasi Partiler Yasası’ndaki değişiklik ile partinin ismi 1993 yılında MHP olarak değiştirilmiş oldu. Yeni dönemde Alparslan Türkeş, siyasi tıkanıklıkları ortadan kaldırma adına yürütmüş olduğu faaliyetler ile Türk demokrasi tarihine uzlaşmacı bir lider olarak damgasını vurmuştur.

Türk demokrasi tarihinin 53 yılının en kritik virajlarının geçtiği döneme damgasını vuran büyük dava ve fikir adamı Alparslan Türkeş, 4 Nisan 1997’de Ankara’da geçirdiği kalp krizi sonucu 80 yaşında hayatını kaybetti. 8 Nisan 1997 günü Ankara’da gerçekleştirilen ve Türkiye’nin gördüğü en kalabalık cenaze törenine dünyanın dört bir tarafından milyonlarca insan kitlesi katıldı. Ölümü Türkiye’de ve Türk dünyasında derin üzüntü yaratan Türkeş’in belki de son aksiyoner hamlesi, Nisan ayında lapa lapa yağan kara rağmen milyonlarca ülkücünün Ankara’da bir araya gelmesine vesile olmasıdır. Onun şekillendirdiği Ülkücü Hareket, bütün gündelik kavga ve çekişmelerini unutmuş, başbuğunun cenazesinde omuz omuza saf tutmuştur.

1944’te Ankara’daki mitingde bir avuç kadar olan Türk milliyetçileri, 53 yıl sonra aynı Ankara’da Türkeş’in cenazesinde milyonlarla ifade edilmekte idiler. Ülkücüler artık Türkeş’in liderliğinde rüzgâr bulan güçlü bir hareketin temsilcileri konumunda idiler. Türkeş giderken arkasında teorisyeni, aydını, basın-yayın organları, sermaye grupları, yurt sınırlarından bile dışarı taşan örgütlenmesi, Türk dünyası kurultayları, ocakları ve partisiyle devasa bir aksiyonu Türkçü –milliyetçi – ülkücü camiaya miras bırakıyordu.

Başbuğ Alparslan Türkeş, hayatını Türk Milletine adamış büyük dava adamı ve Türk Milliyetçisi idi. O sadece ülke meseleleri konusunda mesai harcamamış aynı zamanda Türk dünyası ve dünya Türklüğü konusunda da aksiyoner özelliğini hayata geçirmiştir. Alparslan Türkeş, Türk dünyasını ve akraba topluluklarını birbirine yakınlaştırmak amacıyla müteaddit defalar Türk dünyası kurultayları düzenletmiş ve Türk dünyası liderleriyle dostane ilişkilerini geliştirmiştir. Rauf Denktaş’a Kıbrıs davasında sonsuz destek veren Türkeş, Kırım’ı, Azerbaycan’ı ve Türkistan’ı da davalarında yalnız bırakmamıştır. Kırım Türklerinin efsanevi lideri Abdülcemil Kırımoğlu da, Azerbaycan’ın milliyetçi cumhurbaşkanı Ebülfez Elçibey de, Doğu Türkistan davasının yılmaz savunucusu İsa Yusuf Alptekin de hep Türkeş’in yakın dostları ve destek verdiği Türk liderleri olmuşlardır. Türkeş, aksiyoner liderliğinin en olgun dönemi ve ömrünün son baharı olan 1990’larda bütün enerjisini Türk dünyasının birbirinden ayrı düşmüş kardeşlerini bir ağabey edası ile yeniden bir araya getirme gayret ve çabası ile geçirmiştir.

Alparslan Türkeş’in bu çaba ve gayretleri karşısında sürekli irtibat halinde olduğu Türk dünyası liderlerinin onun ardından söyledikleri gerçekten ömrünün her anını Türklük davası uğruna geçiren bir lideri onurlandıran sözlerdir. Bu hususta Kırım Tatar Millî Meclisi Başkanı Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu şu ifadeleri kullanmaktadır;

“Alparslan Türkeş, bütün Türk Dünyası gibi Kırım Tatar Türkleri için de unutulmaz bir şahsiyet olarak Hakk’ın rahmetine kavuştu. Hep söylediğim gibi, Sovyetler Birliği devrinde, demir perde altında, Hür Dünya’dan sınırlı malumat alırken Sovyet basını bizim ölçeğimizde, Sovyet basınında kim karalanırsa bizler bilirdik ki, onlar iyi insanlar ve iyi işler yapıyorlar. Alparslan Türkeş ve onun Bozkurtları da Sovyet basınında hep kötü bahsedilir ve karalanırdı. Biz de bilirdik ki, ülkücüler bizim taraftan insanlardı ve ta o yıllardan sempatimizi ve saygımızı kazanmışlardı. Demir perde aralanıp, Hür Dünya’dan ve Türkiye’den daha fazla malumat almaya başlayınca anladık ki, yanılmamışız. 1975-1976 yıllarında hayatımızı, benim için ve halkımız için Türk kamuoyunu ayağa kaldıran bu vatansever insan ve onun ülkücüleri kurtarmış. Bu alicenap insan ve onun ülküdaşları, bizimle beraber ağlamışlar, bizimle acılarımızı paylaşmışlar, bizler için dualar etmişler. Kırım Tatar Türkleri merhum Alparslan Türkeş’e ve ülkücülere müteşekkirdir…”.

Alparslan Türkeş’in dünyaya geldiği Kıbrıs’taki Türklüğün lideri ve bağımsız Türk devleti KKTC’nin ilk Cumhurbaşkanı rahmetli Rauf Denktaş da bu hususta şunları ifade etmektedir;

“… Rahmetle andığımız asker, komutan ve devlet adamı Sayın Alparslan Türkeş’le ilk temasım 1960 ihtilalinden hemen sonra, Dr. Küçük ile birlikte Ankara’ya yaptığım ilk ziyarette olmuştu. Türkeş Başbakanlık Müsteşarı (veya Genel Sekreteri) mevkiindeydi. İhtilalin güçlü adamı diye bilinen Alparslan Türkeş’in Kıbrıs kökenli oluşu bizler için güven verici bir şeydi… Devlet Başkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanı ile yapılan toplantılarda Türkeş de vardı… Toplantıdan sonra Sayın Türkeş beni yalnız olarak makamına aldı. Toplantıda söylediklerimi dikkatle dinlediğini söyledikten sonra bana Kıbrıs’ın jeopolitik önemini anlattı. Zürih-Londra Anlaşmalarını Rumlar değiştirmeye kalkarlarsa Türkiye’yi karşılarında bulur dedi… Yıllar sonra O’nu partisinin başında, hapiste ve Devlet idaresinde izledik. Kıbrıs’a ziyaretini yaşadık. Bu topraklara ne sıcak bağlarla bağlı olduğunu gördük. Şunun altını çizmekte yarar görürüm. Türkeş Kıbrıs’ı seviyor, Kıbrıs’ın Türkiye için önemini de bir asker olarak çok iyi biliyordu… Daima itidalle hareket etmiştir. Eleştirileri yapıcı olmuştu, tahrihkâr olmamıştır. Ben O’nun devlet adamlığını bu çerçevede değerlendirdim ve daima takdir ettim. Kıbrıs’tan taviz vermeyen bir siyaseti, Anavatanın üst çıkarlarını koruyarak, güçlü bir şekilde savunmak güçlü bir karakter ve ölçülü bir siyaset ister. Alparslan Türkeş güçlü bir karaktere sahip, ölçülü bir devlet adamı, Türkiye’nin çıkarlarını her şeyin üstünde tutan gerçek bir vatanseverdi. Son yıllarda onunla sıklaşan temaslarımda, Türklük dünyasındaki faaliyetlerinde bu izlenim artmış, ona olan saygım ve sevgim gittikçe derinleşmişti…”

Son olarak Azerbaycan’ın, seçimle işbaşına gelmiş ilk Cumhurbaşkanı ve Bakü’deki Azatlık Meydanı’nda, birlikte yaptıkları “bozkurt” işareti ile halkı selamlayan rahmetli Ebülfez Elçibey ise Alparslan Türkeş hakkında şu ifadeleri kullanmaktadır;

“… İnsan sevdiği, çok sevdiği varlıklar hakkında ne yazırsa yazsın, ne diyirse desin, yene de düşünür ki, o istediği alınmadı. Özellikle de, görkemli bir lider, bir sevimli önder, Türk millî maneviyatı uğrunda dayanmadan mubarize ve mücadele aparan, könlünü yalnız ve yalnız Türk Milleti’ne kendi milletine Tanrı bağları ile bağlamış bir gahraman olan azizimiz, Alparslan Türkeş Başbuğ hakkında… Seksen yıllık ömrünün büyük bir kısmını Türk Millî varlığının, iç ve dış düşmanlardan korunmasına, esir Türklerin kurtuluşu, bağımsızlığı ve dünya Türklüğünün yükselişi uğrunda mubarize sarf eden büyük bir önder sürdürdüğü mücadelenin zafer çalmakta olduğunu görerek rahatlıkla gözlerini kapattı… Yıllar uzunu çokları onu hayalperest saydı. Söylediklerine inanmadı… Yürekten inanırız ki, Alparslan Türkeş’in emelleri, fikirleri, Türk Milliyetçiliğinin yolunu aydınlatan 9 Işığı hiçbir zaman unutulmayacak ve 21. yüzyılda yükseleceği şeksiz olan Türklüğün temel kaynaklarından biri olarak daima canlı kalacaktır.”



Prof. Dr. Salim GÖKÇEN 

Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi