Sonsuz Türk

TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ’NİN KURULUŞUNDA TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN TESİRLERİ

TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ’NİN KURULUŞUNDA TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN TESİRLERİ
Prof. Dr. Salim GÖKÇEN
Prof. Dr. Salim GÖKÇEN( sgokcen@atauni.edu.tr )
1.365
21 Aralık 2018 - 18:00

TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ’NİN KURULUŞUNDA

“TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ”NİN TESİRLERİ

Prof. Dr. Salim GÖKÇEN

Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Öğretim Üyesi

Bir kavram olarak Millet ve Milliyetçilik, tarihin en eski dönemlerinden beri Türkler arasında varlığını sürdürmüştür. Türklerde milliyetçilik fikrinin gelişimi ve niteliği incelendiğinde bu düşüncenin tarihin en eski çağlarından beri mevcut olduğu rahatlıkla görülecektir. Asya Hun Devleti’nden Uygurlara kadar bu düşüncenin izlerini sürmek mümkündür. Hun imparatoru Çi-çi’nin, atalarından kendilerine bir hatıra olarak kalan özgürlük ve bağımsızlığa önem verilmemesini milli bir ihanet olarak saydığı sözleri milliyet fikrinin dünyada ilk defa dile getirilişi olarak kabul edilir. Aynı şekilde Orhun kitabeleri (8. Yüzyıl) de bu anlamda önemli bir örnektir (Orhun kitabelerinde Gök -Türk kağanı, dünyanın tek hâkim milleti olarak Türkleri nitelemekte ve Türk yurtlarına hiçbir şekilde bir yabancının ayak basamayacağını duyurmaktadır. Türk Hakanı, Türklüğün ebediliğine inanmaktadır ve bunu, ‘Türk devletinin çökmesi ancak yukarıda mavi göğün yıkılması ve aşağıda kara yerin yarılması’ ile mümkün olabileceğini ifade etmektedir) Bununla birlikte Uygurlardaki, “Kut Dağı” efsanesinin de Türk milliyetçiliği fikrinin derinliğini göstermesi bakımından önemli kanıtlardan biri olduğu söylenebilir. Türkler İslamiyet’i kabul ettikten sonra da milli birliklerini öne çıkartmaya gayret göstermişlerdir. Selçuklularda ve Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda Türk Töresi uygulamaları etkin bir şekilde kendini göstermektedir. Özellikle II. Murat dönemindeki uygulamalar, milliyetçi duyguların yönetimde ne kadar etkili olduğunun ispatıdır. II. Murat döneminde ortaya konulan eserlerde Türkçe kullanılmış, aynı şekilde devlet idaresinde de Türk töresi uygulamalarına önem verilmiştir. Bu milliyetçi uygulamaların bir çağı kapatıp yeni bir çağı açan İstanbul’un fethi gibi bir zaferin ortaya çıkmasındaki etkilerini de kabul etmek gerekir.

I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan Mondros Mütarekesi akabinde ortaya çıkan işgallere karşı Türk milletinin bir varoluş mücadelesi verdiği bağımsızlık savaşı dönemi, milliyetçiliğin bütün uzuvlarda hissedildiği bir zaman dilimidir. Milli bir mücadelenin verildiği 1919-1922 yılları arası Türk milleti için bir ölüm-kalım dönemi idi. Türk milliyetçiliği bu dönemde her alanda kendini göstermiştir. Mustafa Kemal Paşa öncülüğünde yapılan mücadele ile Türkler, kurtuluşun ancak millî gayelere yönelmek ve millî tarih şuurunu idrak etmekle mümkün olabileceği kanaatine varmışlardı.

Mustafa Kemal Paşa’daki Türk milliyetçiliği fikri ve hissiyatı, milli mücadele başlamadan yıllarca öncesine dayanmaktadır. O, bu fikir ve düşünceyi kendisine yıllar önce rehber edinmiş ve başlattığı istiklal savaşını da yine Türk milliyetçiliği temeli üzerine oturtmuştu.

Türk milliyetçiliğine ve milli egemenlik ilkesine gönülden bağlı olan Mustafa Kemal Paşa, milli mücadelenin başlarında Türk milletini yeniden toparlamış ve onu dağılma tehlikesinden kurtarmıştır. Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’da ortaya çıkmış olan Müdafaa-i Hukuk Hareketi’nin dağınıklığını Amasya Tamimi, Erzurum Kongresi ve Sivas Kongresi aracılığı ile ayrıca Ankara’da topladığı TBMM bünyesinde oluşturduğu Misak-ı Milli taraftarı bir sentez ile ortadan kaldırarak bütün milleti bir hedef doğrultusunda kaynaştırmayı bilmiştir.

Türk milleti, bugün üniter yapı içerisindeki bütünlüğünü istiklal savaşı döneminde oluşturulan bu kaynaşma olgusuna borçludur. Milli mücadele hareketinin Türk toplumu üzerindeki etkisini “ümmetten millete geçiş” sürecinin başlangıcı olarak ifade etmek de mümkündür. Bu nedenle Türkiye’de bir milletin yeniden doğuşu ve ona bir anlam kazandırma süreci, Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Türk milli mücadelesi ile birlikte gerçekleşmeye başlamıştır. Nitekim Mustafa Kemal Paşa, bölgeselliğin ve sınıf farklılıklarının yerine Türk milliyetçiliğini öne çıkarmış, bu şekilde Türk toplumunu ortak amaçlar etrafında bir araya getirmeyi bilmiştir. Bu amaçların belki de en önemlisi, bizzat Mustafa Kemal Paşa’nın ifade ettiği şekilde; “… Hakimiyet-i Milliyeye müstenit, bilakaydüşart müstakil yeni bir Türk Devleti tesis etmek”tir. 

Millî mücadele devam ederken TBMM tarafından yapılan 1921 Anayasasında milliyetçiliğe vurgu yapılmamış ancak Anayasanın 1. maddesinde, “Egemenliğin kayıtsız ve şartsız millete ait olduğu” belirtilmiştir.

Milliyetçilik ilkesi 1924 Anayasasına, ancak 1937 yılında yapılan değişiklikler ile girmiştir. 1924 Anayasasında 3115 Sayılı ve 05.02.1937 tarihli Kanunla yapılan değişiklikle, Anayasasının 2. Maddesinde kendisine yer bulmuştur. Ayrıca, 1924 Anayasasının 88. maddesinde de “Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese ‘Türk’ denir” hükmüne yer verilmiştir.

Tarihsel süreç incelendiğinde, “Türk milleti” ve “Türk” kavramlarının dünya tarihi açısından oldukça eski bir tarihlendirmeye sahip olduğu görülecektir. Bununla birlikte binlerce yıldan beri nice Türk devleti kurulmuş bulunmasına, Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin kurucuları ile asli unsurunu Türkler teşkil etmesine ve Osmanlı Devleti’nin son döneminde bütün dünyada milliyetçiliğin gelişmesine rağmen Türkler milliyetçiliğe sarılmakta oldukça geç kalmışlardı. Millî bilincin gelişmesinde yaşanan bu gecikme aslında Türk milletine oldukça pahalıya mal olmuştur. Mustafa Kemal Paşa, 1923 yılında yapmış olduğu bir konuşmada bu konuya şu şekilde açıklık getirmektedir;

“Biz, milliyet fikirlerini tatbikte çok gecikmiş ve çok ilgisizlik göstermiş bir milletiz. Bunun zararlarını fazla faaliyetle telâfiye çalışmalıyız. Çünkü tarih, hâdiseler ve müşahedeler, insanlar ve milletler arasında, hep milliyetin hâkim olduğunu göstermiştir… Özellikle bizim milletimiz, milliyetini ihmal edişinin çok acı cezalarını çekmiştir. Osmanlı Devleti içindeki çok çeşitli toplumlar hep millî inançlara sarılarak, milliyetçilik idealinin kuvvetiyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu, onlardan ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu, sopa ile içlerinden kovulunca anladık. Kuvvetimizin zayıfladığı anda bizi hor ve hakir gördüler. Anladık ki, kabahatimiz kendimizi unutmuş olduğumuzmuş. Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak, ilk önce biz kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti; hissî, fikrî ve fiilî olarak bütün davranış ve hareketlerimizle gösterelim; bilelim ki, millî benliğini bulmayan milletler başka milletlerin avıdır”.

Millî mücadele döneminde özellikle İstanbul basını ve aydınlar üzerinde bir yorgunluk, bezginlik ve yılgınlık hâkimdi. Öyle ki, mücadele fikrine ve zafere yeterince inanmayan pek çok aydın, I. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan karamsar ortamın ezikliği içinde, ABD başkanına bir mektup göndererek Türkiye’yi, bütün kurumları ile ABD’li kişi ve uzmanların yönetmesini isteyen bir “manda” idaresi kurulmasını teklif etmişlerdi. Söz konusu aydınların ortaya çıkan durumdan tek kurtuluş yolu olarak “manda” yönetimini görmeleri, geçen süre içerisinde ortaya çıkan aydın deformasyonunu göstermesi bakımından önemlidir. Özellikle Sakarya zaferinden sonra milli mücadelenin yanında yer alan bazı aydınlar dahi o dönemin umutsuzluğu içinde söz konusu “manda” fikrine sarılmışlardı.

Büyük Türk milleti, geçmişini bilmeyen, özgüvenden uzak, emperyalist ülkelerin gücü altında ezilmiş söz konusu aydınların ve mütareke basınının fikri tasallutu ile sağa sola savrulmaktan, hakir görülmekten, ezilmekten ve hatta dağılmaktan, Mustafa Kemal Paşa’nın öncülüğünde gerçekleştirilen bağımsızlık savaşı sayesinde kurtuldu.

Mustafa Kemal Paşa, işgaller başladığında İstanbul’da idi ve bu işgalcileri vatan topraklarından atmanın tek yolunun milli birlik düşüncesi ile topyekûn mücadele sayesinde olabileceğine inanıyor ve silah arkadaşları ile de bu şekilde fikir teatisinde bulunuyordu. M.K. Paşa, büyük önem verdiği bu mücadelenin dayanacağı fikirleri de çok iyi tespit etmişti. Samsun’a çıktıktan üç gün sonra İstanbul’da bulunan Sadaret Makamına, gönderdiği bir raporda aynen şöyle diyordu: “Millet yekvücut olup hâkimiyet esasını, Türklük duygusunu hedef ittihaz etmiştir”. Bu tek cümlenin içine, milli mücadelenin dayanacağı üç temel ilke sığdırılmıştı. Bunlar; milletin dış düşmana karşı tek bir vücut halinde birleşmesi, milletin egemenliği ve Türk milliyetçiliğidir.

Mustafa Kemal Paşa’nın alınan kararlarında etkili olduğu Erzurum – Sivas Kongreleri ve “Misak-ı Millî” ile Türk milliyetçiliği doğru bir zemine oturtulmuştu. Bağımsızlık savaşının verildiği dönem, milliyetçilik düşüncesinin somut bir “vatan” anlayışı ile bütünleştiği evredir. Türk milliyetçiliği, vatan kavramı ile birleşince Türk milleti nazarında daha da güçlenmiştir. Bu dönemde Ankara ise Türk milliyetçiliğinin sembol şehri haline gelmişti. Bütün dünya, devlet adamları, diplomatlar, basın-yayın organları, Mustafa Kemal Paşa öncülüğündeki Ankara Hükümeti’ne ve işgale karşı direnen herkese “Milliyetçiler” diyorlardı.

Millî mücadele döneminde kullanılan kavramlara bakıldığında da aslında milli duyguların ne kadar yüksek bir seviyede olduğu görülmektedir. “Millî istiklâl, milli irade, milli hakimiyet, millî mücadele, millî hareket, millî zafer, kuva-yı milliye, müdafaa-i milliye, misâk-ı millî, milli meclis” gibi kelimeler bağımsızlık savaşının milliyetçi söylemler ve kurumlar ile yükseldiğini göstermektedir. Bu kavramlar dikkatle incelendiğinde milli mücadelenin muhtevasında yüksek bir milliyetçilik hissiyatı taşıdığı görülecektir.

Bağımsızlık savaşını besleyen en önemli unsur olan kuva-yı milliye düşüncesinin ortaya çıkmasında İslâm dininin birleştirici özelliğinin büyük etkisinin olduğu bir vakıadır. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin cuma günü namazdan sonra açılması ve vatanın her tarafında “Kur’an-ı Kerim” okutulması, M. K. Paşa’ya Meclis tarafından “Gazi” unvanının verilmesi ve Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı “İstiklâl Marşı”nın kabulü, Mustafa Kemal Paşa’nın Türk milliyetçiliği ile İslâm dininin ruh ve beden olarak birbirinden ayrılmaz parçalar olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.

Millî mücadele zaferle sonuçlanmış Osmanlı Devleti’nin yerine yeni bir sistemi benimseyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştu. Kurulan yeni devlet, Türklerin çoğunlukta olduğu coğrafya üzerinde ortaya çıkmış ve büyük oranda Türklerden meydana gelen millî karakterli bir devletti. Bu yüzden yeni devletin takip edeceği politikalar da millî olmalı idi. Mustafa Kemal Paşa’ya göre ülke işgalden kurtarılmıştı ancak asıl görev bundan sonra başlıyordu. Bu görev ise Türk milletini çağdaş medeniyetler seviyesinin önüne geçirmekti. O, Türk milletinin bağımsızlık savaşında olduğu gibi bu sahada da gücünü ve kudretini göstereceğine inanıyordu.

Osmanlı Devleti’nin ortadan kalkması, daha önce hüküm süren bütün fikir akımlarının hükmünü yitirmelerine sebep olmuştu. İstiklal savaşı döneminde vatanın kurtarılması şeklinde sadece siyasî bir amaç olarak ortaya çıkan Türk milliyetçiliği, Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte manası daha da genişleyerek siyasî, kültürel ve ekonomik anlamda hayatın bütün faaliyetlerinde kendini gösteren bir gaye halini almıştı. Dolayısıyla Cumhuriyetin ilanının ardından Atatürk, yeni Cumhuriyeti milliyetçiliğin bütünleştirici anlayışı ile idare etmek için büyük çaba sarf etmiştir. Osmanlı dönemindeki milliyetçilik fikirleri ise Ziya Gökalp’in düşüncesi başta olmak üzere belli bir oranda yeni devletin anlayışına yansımıştır. Böylece yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletinde milliyetçilik fikri temel ilkelerden biri olarak kabul edilmiştir.

Mustafa Kemal, Türk Milletinin büyük medenî vasıflarını ve kabiliyetlerini her fırsatta dile getirmiştir. Döneminin büyük bir bölümünü Türk tarihi ve Türk dili çalışmalarına ayırması, O’nun gerçek anlamda bir millet olabilmek için millî kültürün ortaya çıkarılmasının gerekliliğine olan inancını göstermektedir. Atatürk, Osmanlı Devleti’nin son döneminin vicdanlarda bıraktığı ezilmişliği ve bazı aydınlar üzerinde oluşan aşağılık kompleksini yenebilmek adına ömrünün sonuna kadar mücadele etmiştir.

Söz konusu kompleksi ortadan kaldırmak ve milletin kimliğinden onur duymasını sağlamak adına her ortamda buna yönelik konuşmalar yapan Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletinin medeni vasfını ve meziyetlerini tanımlarken de Onuncu Yıl Nutku’nda şu ifadeleri kullanmaktadır;

“Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Türk milleti millî birlik ve beraberlik içerisinde güçlükleri yenmesini bilmiştir. Türk milletinin tarihî bir niteliği de güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün medenî âlem, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır. Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki gelişmesi ile, geleceğin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır”.

Bir var oluş savaşının verildiği milli mücadele döneminin sonunda yeni bir devletin kurulması ile birlikte Atatürk ve Türk milleti bir başka gerçek ile yüzleşmek durumunda kalmıştı. O da yokluk, cehalet ve yoksulluktu. Aynı zamanda devletin ekonomik bağımsızlığından söz etmek ise mümkün değildi. Çünkü ülke sermayesinin büyük bir oranı ile birlikte işletmelerin büyük bir çoğunluğu da yabancıların ellerinde idi. Bağımsız bir ülke için ekonomide millileşmenin gerekliliğine inanan Atatürk bu konuda hemen harekete geçti. Falih Rıfkı Atay bu dönemde millileşmeye duyulan ihtiyacı hatıralarında şu şekilde ifade etmektedir;

“Ta Harbiye’den Tünel’e kadar en çok dikkate çarpan şey, buralarda Türklüğü ilgilendiren hiçbir nişane bulunmaması, tören günlerinde bütün caddelerin daha fazla yabancı devlet bayrakları ile donanmış olması idi. O vakit merak edip araştırmıştım. Bütün cadde boyunca, Ağacami, Galatasaray Lisesi ve Postahane’den başka Türklere ait bir şey yoktu. Hiçbir Türk müessesesi bulunmayan Yüksek Kaldırım’dan aşağı inilince Karaköy ve etrafı da Beyoğlu’ndan farklı değildi. Yalnız eski bir Türk börekçisinden başka. İstanbul’un ithalât ve ihracat işleri ile Türk’ün alâkası yoktu. Yabancı mütehassısların çalıştığı Yıldız Çini Fabrikası, Haliç’teki askerî Feshane fabrikası, Karamürsel ve Hereke fabrikalarından başka bütün memlekette Türklüğe mal edilecek endüstri tesisi yoktu. Hatta has un Marsilya’dan gelir, İstanbul halkı Rusya’dan büyük fıçılarla getirilen Sibir yağı ile beslenirdi…”

Atay ayrıca “Çankaya” isimli esrinde şunları ifade etmektedir; “Bilmiyorduk. Bir bilen ve öğreten de yoktu. Herkes şaşırtıcı ve umut kırıcıydı… Nasihat verenleri dinlesek, kollarımızı kavuşturup bir yüz yıl beklemeliydik. 1923 kafası ve iradesi, imkânsızlığa meydan okumuştur. Doğru, eğri, eksik, tamam; fakat ‘Türk Yapamaz…’ sabit fikrini yenmiştir”

“Kısa ve uzun vadeli hiçbir borç alma imkânı yoktu. Her şey yapılacak ve 1911’den 1922’ye kadar dört savaş geçiren, yanan, yıkılan, milyonlarca evladını kaybeden, üstelik bütün gelir kaynakları sıfıra inen vatan yoksullarının parası ile yapılacaktı”.

“Bir de sömürgesizleşme davamız vardı. Demiryolları, tramvaylar, şehir ışıkları, suları, gaz, rıhtımlar, fenerler, hepsi imtiyazlı yabancı şirketlerin elindeydi. Bunları satın alarak millileştirecektik. Anadolu yaylasında, rayları, Ankara’ya kadar döşenen demiryolları bizim değildi ve Düyun-u Umumiye’den kurtulamamıştık. Bu borcu ödeyemezdik. Bu demiryollarını yalnız millileştirmek değil, kısa zamanda sınır boylarına ulaştırmak zorundaydık. I. Dünya Savaşı’nda demiryolsuzluktan neler çektiğimizi en iyi bilen Mustafa Kemal Paşa idi”.

Yeni Türkiye’de devletçilik, bir ekonomik düzen olarak doğmamıştır; tarihi bir zaruret olarak ortaya çıkmıştır, “Yapılacak olanları, devletten başka yapabilecek kimse yoktu. 1923’ün şevkli iradesi, iktisadi nasihatçilerin bozguncu telkinini yendi. Bilmediğimiz şeyleri yapmaya koyulduk. Ankara köy müydü? Şehir olacaktı. Demiryolu Erzurum’a kadar ulaşmalı mıydı? Ulaşacaktı. Her şey yapılmalı ve yapılanların sahibi bu millet olmalıydı. Türk’ün parası varsa, Türk; Türk’ün parası yoksa devlet yapacaktı” Devletçilik, yeni Türkiye’de milliyetçilik demekti.

Atatürk, Türk milletinin gerçek anlamda kurtuluşunun iktisadi kalkınmanın yanında kültürel kalkınma ile de mümkün olabileceğini düşünüyor ve bu anlamda tarihin ve dilin kültürün temel unsurları olduğuna inanıyordu. Bu sebeple kültürel atılımlara, yıllarca ihmal edilen Türk tarihi ve Türk dili konularındaki çalışmalar ile başlanmasının gerekliliği üzerinde duruyordu. Mustafa Kemal Paşa, istiklal savaşının en yoğun yaşandığı dönemlerde dahi milli kültür konuları ile ilgilenmeyi ihmal etmemişti. Meclis açıldıktan sonra TBMM programına Ankara’da bir “Kültür Müdürlüğü” oluşturulması hükmünü koydurmuştu. Bu müdürlüğün görevi, her türlü kültür eserlerinin ve belgelerin toplanarak müze, kütüphane ve arşivlerde muhafaza edilmesi, eski müzelerin revize edilerek yeni müzelerin açılması idi.

Atatürk, yeni devletin yapılanmasını kozmopolit “Osmanlı kimliği” etrafında değil, İslâm ile takviye edilen ve adı açıkça konmayan “Türk milliyetçiliği” etrafında örgütlemiştir. Kültür inkılâbını hayata geçirebilmek için de Türk tarihi ile ilgili çalışmalara hep öncelik vermiştir. Atatürk, fikirlerinden oldukça etkilendiği ve faydalandığı Ziya Gökalp ile birlikte yeni yapılanmayı, tarih ve dil üzerinde yükselen ulusal kültür politikaları ile gerçekleştirmeye çalışmıştır. Bu politikaların temelinde ise, Gökalp’in görüşleriyle yoğrulan tarihsel ve sosyolojik çıkarımlar yatmaktadır.

Atatürk, cumhuriyetin ilanından sonra Türk milletinin “milli bilincini” yeniden kazanması için planlı ve programlı bir çalışma içine girmiştir. Batı’ya karşı verilen bağımsızlık savaşı uzun yıllar sonra Türk milletinin “milli bilincinin” farkına varmasını sağlamış ve devletin kozmopolit yapısı içinde Türk milletinin kimliğini yeniden hatırlamasına yardım etmiştir. İşte bu uygun ortamda bir “ulus-devlet” kuran Atatürk, Türk tarihi ve Türk dili konusundaki çalışmalar ile Türk milli kimliğini belirgin bir hale getirmek istemiştir. Atatürk, milli tarihin çerçevesini ise bir sınıfa, bir zümreye göre değil bir millet gerçeği üzerine oturtmuştur.

Atatürk’ün Türk tarihiyle ilgili çalışmaları, yüzyıllar içinde kimliğini kaybeden bir millete kimliğini yeniden kazandırmak ve mazinin derinliklerinde neler yaşadığını hatırlatmak amacı taşıyordu. Türk Tarihi çalışmaları, Atatürk inkılâplarının “milli kimlik” oluşturmak ve milli birliği güçlendirmek için başvurduğu en önemli kaynaklardan biridir.

Atatürk’ün tarih ve dil tezleri, çağdaş sosyolojik ifadeyle bir kimlik arama bir kendine dönüş ve yeniden diriliş anlamı taşıyordu. Çünkü döneminde Orhun kitabeleri okunmuş, Türkoloji alanındaki zengin araştırmalar Batılı dil bilimci ve tarihçiler tarafından yayınlanmıştır. Son bin yılda bir köşeye atılmış olan milli kimlik, bizzat Atatürk’ün yoğun çabaları ile gündeme geliyordu.

Atatürk’ün belirli aralıklarla akılcı ve mantıkî bir tarzda millete sunduğu “Türk, öğün, çalış, güven”, “Türk yaratılmak medarı iftiharımdır”, “Ne mutlu Türk’üm diyene” gibi büyük heyecan taşıyan sözleri, güçlü bir milli karakter yaratmanın ve kudretli bir millet oluşturmanın psikolojik ayrıntılarıdır.

Atatürk’teki millî birlik ve beraberlik hissi, aralarındaki bazı farklılıklara rağmen, milletin bütün fertlerini birbirine sımsıkı bağlamaktadır. Van’dan Edirne’ye, Karadeniz’den Akdeniz’e kadar ülkenin her köşesindeki memleket evlâtlarını “hep aynı cevherin damarları” olarak vasıflandıran Atatürk, ırk, mezhep, sınıf ayrılıklarını körükleyenlere karşı çıkmış; millî birlik ve bütünlüğü bozmaya çalışanların, “düşmana âlet olmuş beyinsizler” dışında, kimseyi etkileyemeyeceklerini söylemiştir. Türkiye’de “Türkiye halkları” değil, bir millet olduğunu, bu milletin adının “Türk Milleti” olduğunu ve Türk milletini parçalamaya yönelik bütün çabaların yok olmaya mahkûm olduğunu belirten Atatürk’e göre; milletin birlik ve bütünlüğü en büyük kuvvet kaynağıdır.

Atatürk, millî birlik ve beraberliğin gerçekleştirilip güçlendirilmesinde Millî Eğitimin de önemli bir payı ve görevi olduğunu şu sözleri ile dile getirmiştir;

“Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri eğitimin sınırları ne olursa olsun, ilk önce ve her şeyden önce Türkiye’nin bağımsızlığına, kendi benliğine, millî geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek gereği öğretilmelidir”.

Gerçek anlamda inançlı bir Türk milliyetçisi olan Atatürk, bir asker, bir fikir adamı ve bir devlet adamı olarak, oldukça acı günler geçiren Türk milletine yeniden güven duygusu kazandıran; devletin yıkımın eşiğine geldiği dönemlerde bazı aydınların kapıldığı aşağılık duygusunu yok edip bütün millete Türk olmanın onurunu ve gururunu hissettiren; Türk milliyetçiliğini yeniden şahlandırarak, doğru bir çizgiye gelmesini sağlayan büyük bir liderdir.

Kuşkusuz Mustafa Kemal Atatürk’ün kendisini minnetle anmamızı sağlayan sayısız başarıları ve eserleri bugün hala yaşamaktadır. Ancak Türk milletinin en umutsuz olduğu bir anında Türk milliyetçiliğini yeniden ayağa kaldırması, milletine Türk olmanın gururunu ve onurunu yeniden hissetmesini sağlaması ve milletinin geçmişi ile övünüp geleceğe güvenle bakan nesillerin yetişmesini sağlaması O’nun milletine karşı yapmış olduğu en önemli hizmettir.

Atatürk, mensubu olduğu Türk milletinin nesilden nesile gelen maneviyatı, arzu ve hevesleri gibi özelliklerini bütün damarlarında hisseden önemli bir hassasiyete sahipti. Türkiye Cumhuriyeti devletini kurarken ortaya koyduğu ilkelerde ne kadar isabetli olduğu O’nun bu özelliğinden gelmektedir. O, Türk tarihinin büyüklüğünü, Türk’ün bağımsızlık aşkını, azmini, hakka ve insana karşı saygılı asil ruhunu, biliyordu. Ayrıca Türk’ün bilinçaltında zamanında dünyaya hükmetmiş cengâver bir milletin mensubu olduğunun idrakinde olduğunu seziyordu. Cumhuriyetin ilanının 10. yılında “Ne mutlu Türküm diyene” derken göklere yükselen sesi, binlerce yıllık Türk tarihinin derinliklerinden dalga dalga yüzyılları aşarak zamanımıza kadar gelen büyük Türk milletinin sesi idi ve bu ses, Atatürk’ün hem düşüncesi hem devlet anlayışı hem de şahsiyeti idi.