Sonsuz Türk

ÇEĞEN TEPESİNDEN ABİDE-İ HÜRRİYETE BİR BÜYÜK ADAM: ENVER PAŞA

ÇEĞEN TEPESİNDEN ABİDE-İ HÜRRİYETE BİR BÜYÜK ADAM: ENVER PAŞA
Selim YILDIZ
Selim YILDIZ( selimyildiz@ardahan.edu.tr )
91
04 Ağustos 2019 - 21:24

“Enver Paşa’nın Türkistan’da şehit oluşu, memleketi batıran şuursuz bir Turancılık macerası diye gösterilir de, Nurhak dağlarında Türk Devletini yıkmak isteyen beş on zavallı, “Sınıfsal Bilinç”in kahramanları diye alkışlanır.”

Nihâl ATSIZ, Ötüken Dergisi, 8 Aralık 1972, Sayı: 12

Bir ceviz ağacı, bir duru pınar,
Ve gökte gümüş bilmeceler…
Vurur kutlu toprağın bağrında iki yürek,
Koşan bir atın soluğudur
Çeğen Tepesi’nde geceler…

Dilaver Cebeci

Büyük adamlar ve adamlık konusunda konuşan, değerlerimizden biri Hüseyin Nihal Atsız´dır. Türk´ün gören gözü, işiten kulağı ve uyanık vicdanı olarak Hüseyin Nihal Atsız, hiçbir zaman bugünün ve her devrin adam tipi olmamış milli şuur ahlak ve terbiyeden örülü yüksek karakteri ile 20. yy Türk dünyası için model bir kişilik olmuştur. 1300 yıl öncesinden Kürşad´ın ruhunu 20. yy Türk gençliğine taşıyan Atsız, tek lisanı Türklük olan Türk gibi yaşayıp Türk gibi ölmüş bir Türk büyüğüdür.           

   Hüseyin Nihal Atsız´a göre millete ve vatana bağlılık bakımından birkaç türlü vatandaş vardır. Bunların başında kahramanlar gelir. Hiçbir karşılık beklemeden kendisini her zaman millet ve vatan uğruna harcayabilenler, kahraman vatandaşlardır. Bu birinci sınıfın sayısı oldukça azdır. İkinci sınıfı iyi vatandaşlar teşkil eder. Bunlar tek başlarına ve her zaman kendilerini kendi istekleriyle feda etmeseler bile, iyi bir ad bırakmak pahasına kendilerini feda edebilen kimselerdir. Kutlu görevler için, ülküler için kendilerini harcayan bu iyi vatandaşlar, yanlarında kendilerine benzeyenleri gördükçe cesaretlenir ve birinci sınıfa yaklaşırlar. Üçüncü sınıf, kendilerini feda edebilecek yaratılışta olmamakla beraber, başka her hususta fedakârlığa katlanabilen, hatta kendisini feda etmek gerektiği zaman, bu fedakârlığı hiçbir istek duymadığı halde katlanan, yani kaçmayı düşünmeyen vatandaşlardır. Dördüncü sınıf, vatan ve millet için ancak başka bir kazanç karşılığında fedakârlık yapabilen, fakat hiçbir zaman kan fedakârlığına girişemeyen ve kan fedakârlığından kaçınmak için her çareye başvuran, her hileyi yapan kötü bir sınıftır. Atsız´a göre, bir de hainler vardır ki, onlardan bahsetmeyi lüzumsuz bulmaktadır. Ona göre, büyük adamlar, ancak ilk iki sınıftan çıkmıştır.

Nihal Atsız “Büyük Adam” yazısında “Büyük Adam”ın esaslarını şu şekilde ortaya koymuştur:           

   “Alelade adamları ´Büyük adam´ sanmak gaflettir. Büyük adam, iyi niyet sahibi adamdır. Büyük adam, her devirde erdem ve meziyet diye tanınan vasıfların birçoğuna sahip olan adamdır. Bir takım meziyetleri olan reziller hiç bir zaman büyük adam değildir. Mevkileri için milleti feda eden değil aksine millet uğruna mevkini hatta hayatını verebilen adam, büyük adamdır. Gerçekleri görebilen, acı gerçeklere cesaretle bakabilen, haksızlık bilmeyen adam, büyük adamdır. Sözü ile işi arasında zıtlıklar bulunmayan, yalan ve hileden payı bulunmayan adam, büyük adamdır. Büyük adamlığın bir göstergesi de zekâdır. Ahmaklardan büyük adam çıktığı tarihte görülmemiştir. Adam seçmesini, her işin ehlini bulmasını bilen adam, büyük adamdır. Soysuzlardan büyük adam çıkmaz. Karakter yoksullarından büyük adam olmaz. Büyük adam, şeref konusunda çok titizdir. Büyük adam, sorumluluktan kaçmaz.”           

   Tarihimizin şeref levhasının en başında bulunanlardan birisi şüphesiz bugün “Büyük Adam” olarak ifade edebileceğimiz şehit Enver Paşa’dır.  Enver Paşa, vatanı, vicdanı, dini bir Türklüğün son asrımızdaki yalansız ve riyasız bir şekilde hayalleriyle büyüdüğü isimdir. Çabuk ve kesin kararlı olması, teşkilatlı ve disiplinli tarzı ve inisiyatif alabilmesi yönü onun bir asker olarak önemli kılan hususiyetleridir. Resneli Niyazi Bey ile giriştikleri mücadele onu Hürriyet Kahramanı yapacağı gibi demokrasi tarihimizde de ne surette olursa olsun bir kırılma noktası haline getirmiştir. 1908-1918 Meşrutiyet dönemine genel olarak baktığımızda Türk milliyetçiliğinin her alandaki yürüyüşünü görmemiz mümkündür. Bu yürüyüş içinde Türk Ocakları, Türk Derneği, Türk Yurdu, Genç Kalemler vb milliyetçi yapı ve teşekküller, gençlik teşkilatları ayrı bir önem taşır ki Paşa, Türk Ocakları ve Türk Yurdunu maddi ve manevi yönden desteklemiştir. Diğer yandan kapitülasyonların kaldırılması yönündeki düşünceler ve milli ekonomi yapısını kurmaya dönük teşebbüs ve düşünceler bu dönemin birer ürünüdür. Aile Hukuku Kararnamesi, tek eşle evlilik, ailenin ve kadının korunması, kadınlara yüksek öğrenim hakkının verilmesi Paşa’nın içinde bulunduğu yapının Türkiye Cumhuriyeti’ne de temel oluşturmuş uygulamalarıdır.

Osmanlı Devleti’nin son on yılına doğrudan damga vurmuş ve tarihe mal olmuş bir kişilik olan Enver Paşa, 23 Kasım 1881’de dünyaya gelmiş, 4 Ağustos 1922’ye kadarlık 41 yıllık ömründe Makedonya’dan Orta Asya’ya uzanmış, tüm samimiyetine rağmen politik, duygusal, cahil ve kör, vicdanı sakat yaklaşımların sabah akşam karalamalarına rağmen hala bazen Çeğen tepesinden bazen Abide-i Hürriyet’ten Türk milletine ve Türk dünyasına gülümseyebilen ölümsüz bir ruh, bir yol, bir ışıktır.  O, Türkiyem’in şairin Dilaver Cebeci’nin dediği gibi “Kutlu toprağın bağrında vuran bir yürek, koşan bir atın soluğu”dur. Enver, 1902 yılında Kurmay sınıfını ikincilikle bitirmiş, 3. Orduya tayin edilmiş, 1905’te Kolağası, 1906’da Binbaşı olmuştur. Altın Liyakat madalyası alıp, Binbaşılığa yükseltilmesinin yegâne sebebi, Makedonya topraklarındaki çete temizlik faaliyetleridir. Diğer yandan hürriyete ve vatan topraklarına aşık bu asker, Kazım Karabekir ile Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin bir şubesini kurmuş ve meşrutiyet yolunda mücadele etmeye başlamıştır. Sarıklı Mücahit Ali Süavi’nin Çırağan Sarayı Baskınından dolayı Enver Paşa’nın Süavi adını da kullandığını bilmekteyiz. Meşrutiyetin ilanı, II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesi, Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşları ve Edirne’nin kurtarılması (Edirne Fatihi), I. Dünya Savaşı (Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili) Enver Paşa’nın tarihe yazıldığı yerlerdir. Mondros Mütarekesi sonrasında Enver, Talat ve Cemal Paşalar Almanların Loreley Elçilik vapuru ile yurdu terk etmek durumunda kalmışlardır. İttihat ve Terakki’nin içerideki kadroları  Milli mücadele için çalışırken Enver Paşa’da Türklük yolunda kaderini yaşamış, tarihe yazıldığı yerlerden sonra Türkistan coğrafyasında tarihin bağrına düşmüştür.

Enver Paşa hakkında Türkiye’de kimi çevrelerin, kişilerin, yapıların bir takım eleştirileri tarihin de sabrını zorlayacak niteliktedir. Nedir bunlar?

  • Enver Paşa Alman hayranı bir maceraperestti ve Turancılık bir maceradır.Formun Üstü
  • Enver, Sarıkamış’ta 90 bin askerin tek kurşun atmadan donarak şehit olmasına sebep oldu.
  • Enver Paşa ve İttihat-Terakki, koca imparatorluğu eritmişler, yıkmışlardır.
  • Enver Paşa ve İttihat Terakki Masonlarla iş birliği yaptılar. Yahudi emellerine hizmet ettiler.

Bunların dışında tarihin ve birbirilerinin hakkını vermiş olan Mustafa Kemal Paşa ile Enver Paşa’yı karşılaştırmak, polemik üretmek de fevkalede hatalıdır. İkisi de hayalci yahut rasyonel yönleriyle, vatanı algılama ve kurtarma projeleri ile bugüne ve yarına kattıkları ile Türk tarihinde özel yere sahip karakterler ve büyük adamlardır.

Yukarıda tarihin sabrını zorlayacak eleştirilere dönelim. Enver Paşa’nın Alman hayranlığına yönelik iddialara Emre Demir’in yaptığı röportajda  Nevzat Kösoğlu şu şekilde cevap vermektedir.   “Enver’in Almancılık yaptığı iddiaları falan yanlıştır. Evet, Alman hayranıydı. Nitekim bizim ordunun eğitimi Almanların elinde oldu. Ve Balkan Harbi’nde dökülen, rezil olan o ordu, dünya savaşında harikalar yarattı. O orduyu Almanlar eğitti ve Enver Paşa yönetti. “Savaşa Almanlarla beraber girdik ama hep Alman komutanların direktifleriyle hareket ettik” deniyor, bunlar da yanlış. Harbe beraber girince, bizimkiler ortak karargâh kurdular. Dünyanın dört bir yanında ordular çarpışacaksa, ortak bir koordinasyon merkezi kurulmalı, gayet doğaldır bu. Beraber savaşıyorsun; Almanlar giderse sen de gittin. Onlar kurtulursa sen de kurtuldun. Bu noktada Alman menfaati, Türk menfaati diye bir şey olabilir mi? Peki savaşta Alman ve Türk menfaatleri çakışamaz mı? Çakışır ve nitekim çakıştı da. Menfaatler çakıştığı zaman asıl Enver Paşa’yı göreceksin. Bakü Harekâtı’ndan önce Almanlar Enver Paşa’ya, “Kesinlikle girmeyeceksin, ordularını güneye gönder” dediler. Enver Paşa ise, “Ermenilere karşı Türkleri korumak zorundayım, Bakü’ye gireceğim, benim onlara sözüm var” dedi. Bizimkiler hem Ermenilerle, hem İngilizlerle, hem de Ruslarla çatışıyor orada. Yakalanan İngiliz esirlerin içinden Alman subayları çıkıyor. Yani Almanlar, İngiliz üniforması giyip, bize karşı savaşmaya başlamışlar, o ölçüde bir çarpışma var. Bunlar hep yayımlanmış şeyler. Ve Almanların Türklere karşı yaptığı o fiili mücadeleye rağmen Bakü’ye girdi Enver Paşa’nın ordusu. Menfaatlerin çatıştığı yerde Enver Paşa’nın kimden yana olduğu bellidir.

Bu bir kahramanlık da değildir Enver Paşa için, doğaldır, elbette Bakü’ye girecek, Enver Paşa Türk’tür, Türkçü’dür. Neden Almancı olsun? Bunlar çok basit propagandalar. Kendi kahramanlarımızı küçültmek, birtakım insanların gıdası olmuş.”

Maceraperestlik ve Turancılık konusuna Atsız’la cevap vermek sanırım yerinde olacaktır. 

“Turancılığın macera olduğu hakkındaki düşünce, Birinci Cihan Savaşında Enver Paşanın Kafkas cephesindeki hareketlerinin başarısızlık ve büyük kayıplarla sona ermesinden çıkmıştır. Bir çiçekle bahar gelmediği gibi bir başarısızlıkla bir düşüncenin yanlışlığına hükmetmek de sağlam bir mantığın eseri sayılmaz. Enver Paşanın cesur bir asker, fakat ehliyetsiz bir kumandan olduğu artık herkesçe bilinmektedir. Bundan başka Enver Paşayı saf bir Turancı saymak da yanlıştır. İttihatçılar hem Turancı, hem de İslâm birlikçisi idiler. Hem Kafkasya’yı, hem de Mısır’ı almak istiyorlardı. Bundan başka zamansız Kafkas taarruzu Turancılık düşüncesiyle değil, müttefikimiz Almanlar üzerindeki yükü hafifletmek amacıyla yapılmıştı. Maceracılığa gelince, bu kelime üzerinde iyi ve ciddî düşünmek lâzımdır. Her maceracılık bir hatâ olmadığı gibi her ihtiyat da tedbirli bir davranış değildir. İnsanlığın tarihi siyaset, askerlik ve ilim alanındaki maceralarla doludur. Kristof Kolomb’un batıya giderek Hindistan’a varmak istemesi bir macera idi. Bir sal ile Atlantiği geçmek de öyledir. Kendi yakın tarihimize bakarsak Mustafa Kemal Paşanın Samsun’a çıkması da bir maceradır. Birçoklarının buna katılmayışı yurtsever olmayışlarından değil, başarı ihtimali görmemelerindendi. Fakat o, iyi hesap yapmasını bildiği için, başkalarının Türkiye’yi batıracak bir macera diye muhalefet ettikleri teşebbüsünü parlak bir şekilde bitirdi. 

Daha eski tarihimizde Babur’un 10.000 kişiyle Hindistan’a dalması, Yavuz’un 30.000 kişiyle çölü geçerek Mısır’a girmesi birer macera değil miydi? Evet, Napolyon ve Hitler’in Moskova seferleri de macera idi ama onlar başarısızlıkla bitti diye berikilerin değeri azalır mı?…”

İkinci hususa geldiğimizde Nevzat Kösoğlu’nun da dediği şehit sayısıyla siyaset yapmak alçaklıktır. Diğer yandan Murat Bardakçı’nın verdiği şu bilgiler Enver Paşa’nın daha doğru değerlendirilmesine ışık tutacaktır:

  “Şehid sayısı daha düşüktü ve en fazla 40 bin civarındaydı. Sarıkamış muharebelerine katılan 3. Ordu’nun mevcudu Birinci Dünya Savaşı’nın ilk aylarında 118 bin, muharip asker sayısı da 75 bin kadardı. Donarak can vermelerinden sonra Rus birlikleri tarafından defnedilen Türk askerinin sayısı 23 bindi ve o günlerde askeri kırıp geçiren tifüse kurban gidenlerin adedi bu sayıya iláve edildiği takdirde bile, 90 bine ulaşılması yine de mümkün değildi. ‘Allahuekber Dağları’ndaki 90 bin askerimiz, düşmana tek kurşun bile atamadan donup şehid oldular’ şeklindeki söylentilerin gerisinde, 1920’li yılların siyasi düşünceleri vardı.

Sarıkamış harekátı Türk ve Alman kurmay heyetleri tarafından aslında son derece düzgün şekilde plánlanmıştı. Ancak, başta Hafız Hakkı Paşa olmak üzere bazı komutanların emirlerin dışına çıkarak kendi başlarına kahramanlığa kalkışmaları, bunun ardından ikmal sisteminin çökmesi ve çıkan tifüs salgını dolayısıyla harekát tam bir faciaya dönüştü.

İki büyük sorumlu vardı: Tifüs salgını ve önce 10. Kolordu’nun, daha sonra da 3. Ordu’nun kumandanı olan Hafız Hakkı Paşa.Hastahaneler tifüse yakalanmış onbinlerce askerle dolarken, Hafız Hakkı Paşa’nın kaçan Rus birliklerini takibe kalkışarak cepheyi 100 kilometre kadar genişletmesi ve yorgun askerleri Allahuekber Dağları’na çıkartması bozgunu getirdi. Kamuoyu, Sarıkamış’ta yaşanan faciadan 1922 yılına kadar haberdar olamadı. Bunda, Enver Paşa’nın bozgundan sonra uyguladığı sansürün yanısıra savaş yıllarındaki irtibat ve haber alma zorluklarının da rolü vardı. Türkiye, Sarıkamış’ta büyük bir dram yaşandığından Şerif Köprülü’nün 1922 yılında yayınladığı bir kitap sayesinde haberdar olabildi. Sarıkamış dramı, kitapta son derece etkileyici bir üslupla anlatılıyordu ama verilen bilgiler gayet abartılıydı ve ‘donarak şehid olan 90 bin asker’ ifadesi de, ilk defa bu tarihte gündeme geldi. Devlet ise, Sarıkamış gerçeklerinin abartılmasına ses çıkartmamak bir yana, abartmaları destekleyici bir yol tuttu ve bu davranışın sebebi de siyasi idi. O dönem, İstiklál Savaşı’nın karanlık günleriydi, sabık başkumandan Enver Paşa, Türkiye’ye dönüp Mustafa Kemal Paşa’nın yerine geçebilmek için Batum’da bekliyor ve Yunanlılar’a karşı savaşan Türk Ordusu’nun uğrayacağı ilk bozgundan sonra Anadolu’ya geçme hazırlıkları yapıyordu. Ankara hükümeti, işte bu yüzden Enver Paşa aleyhinde bir karalama kampanyasına girişmeye mecburdu ve Sarıkamış bozgunuyla ilgili abartmalar da kampanyanın bir parçasıydı. Bunu, Enver Paşa  ve arkadaşlarının  Bolşevik oldukları, Ruslar’dan para aldıkları, hattá erkeklerle kadınların birarada dolaşmasına izin verdikleri şeklinde daha başka aleyhte propagandalar takip edecekti.”

   Mehmed Niyazi, “Sarıkamış harekatında şehit olan asker sayısı 90 bin değil, 23 bin civarındadır,” Demektedir. “Harekata 76 bin askerimiz katıldı. Nasıl oluyor da 76 bin askerimizden 90 bini donarak ölüyor? 15 Şubat 1915 tarihinde orduda yapılan sayımda 42 bin askerin kaldığı tespit ediliyor. Yaralıları çıkarırsak, toplam şehidimiz 23 bindir. Donma olayı Erzurum’un Şenkaya ilçesine bağlı Bardız Köyü’nden Sarıkamış’a hareket eden 25 bin kişilik piyade birliğinde gerçekleşiyor. Bunlardan 10 bininin Sarıkamış’a ulaştığı kesin. Hangi sihirbaz, nasıl bir maharetle kalan 15 bin kişiden 90 bin insanı dondurabiliyor? Donma olayı ordumuzun tamamında olmadı. Erzurum Şenkaya ilçesinden hareket eden 25 bin askerimizin 10 bini Sarıkamış’a girdiğine göre, donma olayı bunların arasında oldu. Bunların kaçı çarpışmalarda vuruldu, kaçı dondu bilmiyoruz. Ancak bir 90 bin yalanı devam edip gidiyor.” 

Üçüncü ve dördüncü ithamlarda İmparatorluğu yıkmaları ve Yahudi emellerine hizmet etmeleri esasında üzerinde durulacak mevzu ve ithamlar değildir. Ancak şunu belirtelim ki teşkilatın toplantılarının bazı zamanlar takibe uğramamak ve gizlilik gerekçeli Mason kulüplerinde yapıldığı bilinmektedir. Buradan bütünüyle İttihat ve Terakki mensuplarına mason damgası vurmak ve Enver Paşa’yı karalamak ahlaki bir durum değildir.  

Ahlak, cesaret ve kahramanlık konusunda hakkında tarihin şüphe etmediği ve hakkını verdiği bir isim olan Enver Paşa özel yaşamı ve ailesine olan derin sevgi bağıyla da takdir edilmiştir. Türk devletini layık olduğu yere taşıma ülküsü ile çıktığı yolun sonunda Türk dünyasının bugün ve yarın ki geleceğine şehadeti ile (4 Ağustos 1922) hizmet etmiş, ismi Türkistan coğrafyası ile adeta bütünleşmiştir.

Enver Paşa’nın mezarı 74 yıllık bir aradan sonra Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanlığı döneminde 4 Ağustos 1996’da Tacikistan’dan Türkiye’ye getirilmiş, Abide-i Hürriyet tepesine konulmuştur.

   Yazımızı biz Halil Menteşe’nin Anılarında bahsedilen şu cümle ile noktalayalım:

    “Enver bir güneş gibi doğmuş, bir gurub ihtişamıyla batmıştır. Bunun ortasını artık tarihe bırakalım.”

Mustafa Kemal ATATÜRK         

Selim YILDIZ