Sonsuz Türk

19 MAYIS 1919-KUTLU YÜRÜYÜŞ (100. YIL) 

19 MAYIS 1919-KUTLU YÜRÜYÜŞ (100. YIL) 
Selim YILDIZ
Selim YILDIZ( selimyildiz@ardahan.edu.tr )
263
19 Mayıs 2019 - 0:24

Tıpkı insanların hayatında olduğu gibi milletlerin tarihinde de önemli günler ve kırılma noktaları vardır. Türk tarihinde 19 Mayıs, ilk olarak Göktürkler döneminde Kürşad İsyanı ile (19 Mayıs 639)  hür ve bağımsız yaşama adına Çin sarayının basılmasında anlam bulmuş ve destanlaşmış, 20. yy’da ise 19 Mayıs, Mustafa Kemal’in “biz Anadolu’ya akıl, ülkü ve iman götürüyoruz” sözü üzerinde yükselen kutlu yürüyüşünde ifadesini bulmuş, tarihe imzasını atmıştır.     

Birinci Dünya Savaşına Almanya’nın başını çektiği İttifak Devletleri içinde giren Osmanlı Devleti dokuz cephede aynı anda savaşmış ve savaşı kaybetmişti. Büyük ümitlerle girilen ancak kaybedilen savaşın sonunda Osmanlı Devleti ile Limni adasının Mondros limanında Agememnon zırhlısı içinde Mondros Mütarekesi imzalanmıştır. Bir tarafta içine düştüğü ruhsal çöküntü ile padişah “ah Talat ile el ele verseydik devleti kurtarırdık” derken diğer tarafta antlaşmayı imzalayan Ahmet İzzet Paşa kabinesi “şerefli şartlar elde edeceğini” ümit etmişti. 25 maddeden meydana gelen Mondros Mütarekesi Anadolu’nun işgalini öngörüyor, bu yönde Osmanlı Devletini ve Türk milletini tamamen savunmasız bırakıyordu. Esasında bu antlaşma Anadolu’nun sömürgeleştirilmesi amacının bir öncüsüydü. Zira 10 Ağustos 1920’de Osmanlı Saltanat Şurası tarafından kabul edilen ve Padişah tarafından onaylanan Sevr Antlaşmasının maddeleri düşünüldüğünde tablo daha iyi görülmektedir. 13 bölüm 433 madde olan Sevr antlaşması Mustafa Kemal’göre Türk milletini yok etmek için hazırlanmış bir suikast idi. Bu antlaşma bu yüzden Nutuk’ta taslak ve proje olarak yer bulmuştur. Kazım Karabekir’in ifadesiyle “vatansız, milliyetsiz, vicdansız üç serserinin imzaladığı” Sevr antlaşmasını Türk milleti kabul etmeyecektir.

30  Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi, Türk milleti adına kara günlerin başlangıcı olmuştur. Anadolu’da ve Musul-Kerkük’te başlayan işgalleri müteakip başkent İstanbul 13 Kasım 1918’de ve takip eden günlerde 160’a yakın işgal gemisi tarafından zapt olunmuştu. Ayasofya’ya dev bir Bizans bayrağı çekilmiş, azınlıklar ise işgali “Zito” çığlıklarıyla büyük bir sevinçle karşılamışlardı. Osmanlı padişahı saraydan çıkarılmak istenmiş, Türk kadına sarkıntılıklar, Osmanlı askerlerini kamçılama ve daha bir çok izzet-inefisi yaralayıcı hareketler vuku bulmuştur. Bu ortamda bir avuç Türk aydını ve vatansever subay milli vicdanın sesi olmuş, şeref ve haysiyetin sembolü olmuşlardır. İşte bunlardan biri 13 Kasım 1918 işgal gününü “Kara Bir Gün” diye yazan Süleyman Naziftir. Nazif, kurşuna dizilmek istenmiş ancak Türk dostu Fransızların araya girmesi ile ölümden kurtulmuştu. Ziya Gökalp ve daha bir çok milliyetçi aydın ve subayla birlikte Süleyman Nazif de Malta adasına sürülenler arasında yer alacaktır.

İstanbul’un işgal edildiği gün İstanbul’a gelen Mustafa Kemal’in yaverine “Geldikleri gibi gidecekler” sözü vatanın kurtarılması adına bir şeyler yapılacağının habercisi gibidir. Bu noktada Mustafa Kemal’in bir takım politik teşebbüsleri olmuş, hatta Harbiye Nazırlığı makamına bile gelmek istediğini İstanbul’daki faaliyetlerinden anlamaktayız.   İstanbul’da bulunduğu süre zarfında Mustafa Kemal, arkadaşı Fethi Beyle “Minber” isimli bir gazete çıkarmış, Vakit ve Zaman gazetelerine yazılar yazmış, ordunun maneviyatını artırmak amacıyla Sofya’da ataşemiliterken yazdığı “Zabit ve Kumandanla Hasbihal” adlı kitabını yayınlamıştır. Bu kitap daha sonra Damat Ferit Paşa tarafından toplatılıp yakılmıştır. Mustafa Kemal, Padişah Vahdettinle görüşmüş, arkadaşları ile Şişli’de toplantılar yapmıştır. Mustafa Kemal’in kafasında var olan fikir Milli Mukavemet fikri idi. Bu düşünce esasında Suriye-Filistin Cephesinden geri çekiliş sırasında Mustafa Kemal’de belirmişti. 1900’lü yılların başında da söylediği üzere Osmanlı Devletinin devamına imkan yoktu bu yüzden Anadolu’da Türklük temelinde bir devlet kurmak zaruri idi. Çöl gibi görünen Anadolu toprakları doluydu ve çölden bir hayat çıkarmak mümkündü.

Tarihin, kaderin ve yarının adamı Mustafa Kemal’e göre Mondros Mütarekesinden sonra bir takım kurtuluş çareleri ortaya çıkmıştı. Amerikan mandasını isteyenler, İngiliz mandasını isteyenler, bölgesel kurtuluşu savunanlar. Mustafa Kemal’e göre ise tam bağımsızlığı sağlamak gerekiyordu.

            Bu noktada 18 Mart Kahramanı Cevat Paşa, I. Dünya Savaşından sonra Harbiye Nazırlığı’ndaki faaliyetleri ile Mustafa Kemal’in Samsun’a müfettiş olarak görevlendirilmesinde etkili olmuştur. Mustafa Kemal’in Samsun’daki ilk resmi faaliyeti Samsun raporunu yayinlamak olmuştur.  Türk’ün haklı davasını savunan Mustafa Kemal,  raporun son kısmında “millet Türk hakimiyetini ve Türk milliyetçiliğini seçmiştir” diyordu.  28 Mayıs 1919’da Havza’da halkla buluşan Mustafa Kemal, 22 Haziran 1919’da Amasya Genelgesi’nin “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” kararı ile ihtilal ateşini yakmıştır.   

Üzerindeki baskılara karşı, “İstanbul’a çağrıldığım taktirde, istifa edeceğim” diyen Mustafa Kemal’in resmi görevi, 8-9 Temmuz 1919 günü sonlandırılmıştır. O, “bundan sonra görevime milletin sinesinde bir ferd-i mücahit olarak devam edeceğim. Halkın üniforması bana yeter” diyerek bir halk kahramanı olarak tarihteki yerini almaya başladı.  “Anafartalar Kahramanı”, “İstanbul’u Kurtaran Adam” şimdi bir kurtuluş ümidi idi. Oğuz Kağan, Bozkurt ve Ergenekon detanlarında olduğu gibi Türk’ün önünde bir Bozkurt’tu.

Erzurum Beyannamesi ile “milli sınırlar içinde vatanın bir bütün olduğu, parçalanamayacağı” kabul edilmiştir. Sivas Kongresi ise bir milli hükümet gibi çalışarak önemli kararlar almış ve atamalar yapmıştır. 20-22 Ekim 1919’da İstanbul Hükümeti temsilcileri ile Amasya’da yapılan Amasya Mülakatı ile Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyeti ve Anadolu Hareketi resmen İstanbul tarafından tanınmıştır.  İstanbul Anadolu’ya hakim değil tabi olmalıydı.

Dikkat edilirse Mustafa Kemal zamanı gelmeden bir şey yapmamıştır. Liderlik özelliği olarak da yaptığı faaliyetlere meşruiyet kazandırmak ve halk temelli süreci yönetmek ilkesi ile hareket etmiştir. O, Cumhuriyet düşüncesine daha kongreler sürecinde  taban oluşturmaya çalışmıştır.

Sivas’ta Mebusan Meclisinin nerede açılması gerktiği konusu “Komutanlar Toplantısı”nda tartışılmış ve nihayat 18 Aralık 1919’da Temsil Heyet’nin üyeleri ile 19 kişi olarak Ankara’ya hareket edilmiştir.  Mustafa Kemal arkadaşlarıyla beraber 27 Aralık 1919 Cumartesi günü üç otomobillik bir kafile ile Sivas, Kırşehir, Kaman üzerinden Ankara’ya gelmiştir. Keçiören’deki Ziraat Mektebi’ne yerleşmiş ve yaklaşık dört ay burada çalışmalarını sürdürmüştür. Mustafa Kemal’in “Şimdilik Temsil Heyetinin merkezi Ankara’dır… Vatandaşlarım ne şu, ne bu kuvvet bizi kurtarabilir. Bizi sizin gibi fedakâr ve cesur halkımız kurtarır…” sözleri Türk milletinin kurtuluş ümidini perçinliyordu. Dönemin Ankara gazetelerinin birinde onun gelişi şöyle ifade edilmiştir:

Bu günümüzü yaratan güneşin fecri, Erzurum’da doğdu. Sivas’ta yükselerek bütün milleti aydınlattı. Her yer, her nokta, hakiki güneşine kalbini, ruhunu açtı. Türk askeri baştan başa tek parça bir nur kesildi. Biz Türkler ve İslâmlar bu birliği malımızla, canımızla, din ve namusumuzla kuvvetlendirmeye azmettik. Bu azmimiz asla sarsılmayacaktır. Hakkımız teslim edilmedikçe durmayacağız, harp ve darp zulüm ve kahrı iman dolu göğsümüzle karşılayacağız. Tuttuğumuz yol, hak yolu, millet yoludur. Ey halk yaşa, ey sevimli millet yaşa varol, bu azim ve imanla Ankara kurtuluşa erecektir. Heyet-i Temsiliye üyelerine en içten samimiyetimizle hoş geldiniz derim.”

Milli mücadele döneminde Erzurum Kongresi öncesinde Mustafa Kemal’in Dokuzuncu Ordu Müfettişliği görevinden alınması ile birlikte yukarıda ifade ettiğimiz üzere zorlu bir süreç başlamıştı. Bu süreçte gerek Mustafa Kemal gerekse Kuvayi Milliye ve milli mukavemet aleyhine bir çok faaliyet söz konusu olmuştur. Milli Mücadeleyi yürüten kadrolar once İttihatçılıkla sonra Bolşevik olmakla suçlanmış, halk da bu noktada kışkırtılmıştır. Bu durum TBMM’nin açılışından sonra daha da hız kazanmıştır. İstanbul hükümeti tarafından Mustafa Sabri Efendi ve Dürrizade Abdullah’tan Milli Mücadele karşıtı fetvalar alınmıştır. Kuvayi Milliye İttihatçıların bir oyunu, eşkıya hareketi olarak tanımlanmış, padişah ve saray etrafında halkın toplanması telkin edilmiş, sadakatnameler hazırlanmıştır. Saray yanlısı İstanbul basını Milli Mücadele aleyhine yazılarını sıklaştırmışlardır. Refik Halit Karay, bilhassa İttihatçılar üzerinden kara propaganda yürütürken Ali Kemal doğrudan Mustafa Kemal’i hedef almıştır. Ali Kemal, eski büyükelçilerimizden Zeki Konuralp’in de babasıdır. Ali Kemal’in asıl adı Ali Rıza’dır, Paris Üniversitesi Siyasi İlimler Akademisi mezunu olup şiirle de uğraşmış, Halep’te iken Bedevi kızları için Ahmet Haşim’i kıskandıracak derecede içli mısralar ortaya koymuştur. İttihatçıların baskısı üzerine Avrupa’ya kaçmıştır. Mondros Mütarekesi’nden sonra yurda dönmüştür. 1919 yılı içerisinde Damat Ferit kabinelerinde Dâhiliye ve Maarif Nazırlığı yapmıştır.  Ali Kemal’in Peyam-ı Sabah’ta yazdığı yazılarından bazı başlıklar:  

* Yalancı Millîyet Davası Şer’i Şerife Aykırıdır (16 Nisan 1920) 

* İdam, İdam, İdam!  Mustafa Kemal Cezasını Bulacak. (25 Nisan 1920

* Mustafa Kemal’in Maskaralıkları (7 Mayıs 1920) 

* Lanet, Lanet, Lanet! (15 Mayıs 1920

* Korktuğumuz yine başımıza geldi, Yunan Taarruzu (26 Haziran 1920)

            Diğer yandan ilk TBMM’nin (Meclis-i Kebir-i Milli) açıldığı 23 Nisan 1920’den Mustafa Kemal Paşa liderliğinde Birinci Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun 10 Mayıs 1921’de kurulmasına kadar geçen dönemde yeni kurulan hükümetin ve devletin temel nitelikleri teşekkül etmiştir. Başta 24 Nisan tarihli Mustafa Kemal Paşa’nın önergesi olmak üzere İcra Vekilleri Heyeti’nin Seçilmesine dair kanun çalışmaları, Hıyanet-i Vataniye Kanunu, Nisab-ı Müzakere Kanunu, İstiklal Mahkemelerinin kurulduğu Firariler Hakkında Kanun ve Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gibi rejimin niteliğini ortaya koyan temel kanunlar çıkarılmıştır.

10 Mayıs 1921’de Meclis ve İcra Vekilleri Heyeti Başkanı Mustafa Kemal Paşa öncülüğünde örgütlü bir siyasi yapı kurulmuştur. Mustafa Kemal Paşa, bu yolla olağanüstü dönemin koşulları altında, hızlı şekilde kararlar çıkarılmasını sağlamaya çalışmıştır. Misak-ı Milli’yi gerçekleştirmek ve devlet teşkilatını anayasaya göre oluşturma amacında olan Birinci Grup’a tepki, Erzurum mebusu Hüseyin Avni Bey’den gelmiştir. 133 kişilik Birinci Grub’a dahil edilmeyen ve dışta bırakılan 90 kişilik mebus grubunun da bu gayeleri gerçekleştirmek için Meclis’te bulunduklarını ve bu durumun düzeltilmesinin lüzumunu soru önergesi ile dile getirmiştir. Birinci Grup’la İkinci Grup’u oluşturan muhalif kanat arasında; Heyet-i Vükelanın Görev ve Sorumlulukları, Meclisin Üstünlüğü İlkesi, Meclis Divanının Tarafsızlığı, Başkumandana Verilen Olağanüstü Yetkiler, İstiklâl Mahkemeleri ile Kişi Hak ve Hürriyetleri ayrışma ve çatışma konularıdır. Nihayetinde Temmuz 1922’de Hüseyin Avni Ulaş, Selahattin Köseoğlu ve Vasıf Bey (Karakol) öncülüğünde İkinci Grup kurulmuştur. 1922-1923 döneminde Saltanat kaldırılmış, İkinci Grup üyesi Ali Şükrü Bey Topal Osman tarafından öldürülmüş, Lozan tartışmaları hat safhaya ulaşmış, Meclis 1 Nisan 1923’te seçim kararı almış ve son toplantısını 16 Nisan 1923’te yapmıştır.

Milli Mücadele’nin hazırlık döneminde saray ve çevresinin başlattığı Kuvayi Milliye karşıtlığı ve yürütülen Milli Mukavemet, Sait Molla, Rahip Frew, Ali Kemal üçlüsü, Kürt havarisi İngiliz Binbaşı Edward Noel, Ali Galip ikilisi, Çerkez Ethem ve Demirci Mehmet Efe, Çerkez Ethem’in kardeşleri ve Halk İştirakiyyun Fırkası ile Yeşil Ordunun faaliyetleri, Kuvayi Miliye’nin kadın ve çocuk kahramanları, bir takım ayrılıkçı ayaklanmalar edebi eserlerimize de konu olmuştur. Birinci TBMM döneminde Erzurum mebusu Hüseyin Avni Bey’in başını çektiği ikinci grubun muhalefeti, siyasal süreç ve karar alma mekanizmasından kimilerinin dışlanmışlık hissine kapılması yine işlenen konular arasındadır. Nurettin Topçu “Millet Mistikleri” adlı kitabında Hüseyin Avni Bey’e ayrı bir önem verir. Topçu’ya göre “Hüseyin Avni meclise sığmıyordu. Mustafa Kemal Paşa Meclis’in zeka ve maharet tarafını, o ise aşk ve heyecan tarafını temsil ediyordu… O demişti ki milleti yetiştirmezseniz saltanat yine gelecektir. Saltanatın kaldırılmış olduğunu söyleyenlere ‘saltanat bir heyuladır, o her taraftan gelebilir’ demişti.

Mustafa Kemal, saltanat ortadan kaldırılmadan önce, yakın arkadaşlarıyla konuşmuş ve saltanat konusunda fikirlerini almıştı. Cumhuriyet rejiminin önündeki en büyük engellerden biri olan saltanat sorunu konusunda Mustafa Kemal, yakın arkadaşlarının nasıl bir duruş sergilediğini Refet Paşa’nın Keçiören’deki evinde sohbet ederlerken almıştı. Bu sohbette Rauf Bey, Ali Fuat Paşa ve Refet Paşa bulunmaktaydı. Mustafa Kemal arkadaşlarıyla yaptığı o günkü sohbeti şöyle anlatır: “Rauf Bey’den Padişahlık ve Hilafet konusundaki düşüncesinin ve kanaatinin ne olduğunu sordum. Verdiği yanıtta şu açıklamalarda bulundu: Ben, Padişahlık ve Halifelik katına gönül ve duygu bakımından bağlıyım. Çünkü benim babam, Padişahın ekmeğiyle yetişmiş, Osmanlı Devleti’nin ileri gelen adamları arasına geçmiştir. Benim de kanımda bu ekmekten vardır. Ben iyilik bilmez değilim ve olamam. Padişah’a bağlı kalmak borcumdur. Halifeliğe bağlılığım ise görgümün gereğidir. Bunlardan başka genel görüşlerim de vardır. Bizde kamunun birliğini korumak güçtür. Bunu ancak, herkesin erişemeyeceği ölçüde yüksek görülmeye alışılmış bir kat sağlayabilir. O da padişahlık ve Halifelik katıdır. Bu katı kaldırmak, onun yerine başka nitelikte bir kat koymaya çalışmak, yıkıma yol açar ve büyük acı doğurur; bu da hiç uygun bir iş olmaz. Rauf Bey’den sonra karşımda oturan Refet Paşa’dan düşüncesini sordum. Refet Paşa’nın düşüncesi şu idi: Rauf Bey’in bütün düşünce ve görüşlerine katılırım. Gerçekten bizde Padişahlıktan, Halifelikten başka bir yönetim biçimi söz konusu olamaz. Ondan sonra Fuat Paşa’nın düşüncesini öğrenmek istedim. Paşa Moskova’dan yeni geldiğinden durumu, kamunun düşünce ve duygularını gereğince incelemeye daha zaman bulamadığından söz ederek görüşülen konu üzerinde kesin bir düşünce ve görüş ileri süremeyeceğini bildirdi”

Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Mustafa Kemal Paşa’nın “Ergenekon’dan Çıkış”a benzettiği Milli Mücadelenin kutlu bir zaferle sonuçlanmasının ardından Mudanya Mütarekesi (Yunanistan’da yenilgiden sorumlu tutulan altı devlet adamı idam edilmiş, İngiltere’de ise hükümet değişikliği olmuştur) ve Lozan Barış Antlaşması imzalanarak Türk milleti bağımsızlığına kavuşmuştur. Ancak Milli Mücadele yıllarında başlayan karşıt propaganda ve faaliyetler devam etmiş, Cumhuriyetin ilanı ve Halifeliğin kaldırılması süreçlerinde yaşananlar Türkiye’de muhalefetin derinleşmesine ve bu doğrultuda bugüne kadar uzanan tartışmalara, milli mihver Atatürk ile kavgalı yapı ve yapılanmalara, algılara, suistimallere sebep olmuştur.   

Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin fertleri olarak  hepimize düşen görev akıl, ülkü ve iman üzerinde 19 Mayıs 1919’da başlamış olan kutlu yürüyüşü doğru okumak ve onun tacı, fazilet ve erdem rejimi olan Cumhuriyeti yaşatmaktır. Bu kutlu yürüyüş sadece Türklüğün umudu ve kurtuluşu değil bütünüyle bir Asya kıtasının kaderinin döndüğü tarihtir. Bu tarihin geleceğe taşınması adına durduğumuz yer her zaman milletin öz sinesi ve milletin öz evlatlarının yanı olmalıdır.

19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramını ve Milli Mücadelenin 100. Yılını kutluyorum. Nice kutlu yürüyüşlere…