Sonsuz Türk

DÜŞÜNCEDEN HAREKETE-SANCIDAN DİRİLİŞE: “3 MAYIS”

DÜŞÜNCEDEN HAREKETE-SANCIDAN DİRİLİŞE: “3 MAYIS”
Selim YILDIZ
Selim YILDIZ( selimyildiz@ardahan.edu.tr )
201
03 Mayıs 2019 - 16:27

“CHP saltanatının bütün vicdanlara, bütün kafalara, bütün midelere musallat olduğu bir devir… İlkokullardan üniversitelere kadar Allahsız ve ahlaksız bir rejimi, Bolşevizm’i, inkılâpçılık perdesi altında yerleştirmek, hür ve müstakil Türkiye’yi Rus canavarına teslim etmek isteyen haris, muhteris, politika cambazlarının hâkim olduğu bir devir… Köşe başları tutulmuş. Çankaya’nın ve Rus Sefarethanesinin etrafı askerle sarılmış. Üniversiteler hakeza!… Askerler parklarda silah çatmışlar… Fakültelerin dekanları, müdürleri, talebeleri Vekil-i Âli’nin bir emriyle yerlerinden atılıyor… Pul Sultan  Çankaya’da, Köşk’ün balkonunda hasır iskemlelerin birinden kalkıp, diğerine oturuyor… Pür hiddet, pür şiddet! O anda bütün dünyanın kini, garazı kendilerinde tecelli ve temerküz etmiş… Gelsinler! diyor, Gelsinler, ne yapacaklarsa yapsınlar! 

Hâlbuki gençlerin elinde bir jilet bıçağı bile yok… Bu korku neden? Bu gürültü bu patırtı, yolların kesilmesi, tepelere topların yerleştirilmesi, Çankaya’nın etrafının sarılması… 
– Ne oluyoruz beyler? Herkes şaşkınlık içinde… Herkes herkese bunu sormakta… 
– Ne oluyoruz? Bu işin içyüzünü bilenler bilir. Köy enstitülerinde al bayrağın parça parça edildiği, Süleymaniye’nin muhteşem minberine çekiçli oraklı kızıl bayrağın asıldığı bir devir…
          Üniversitede, Çanakkale Şehitleri ihtifalinde şehitlere budala, Çanakkale’ye Tahtakale diyenlerin, diyebilenlerin devri… Böyle bir zihniyeti telkin edenlerin, destekleyenlerin, teşkilatlandıranların devri… İşte, böyle bir devirde, bir avuç kahraman, münevver genç, ‘bu topraklar için bu topraklara düşenlerin’ çocukları, Anadolu’nun kara bağrında, Ankara’da resmî, yerli Bolşevik ajanlarına karşı kıyam ediyor… Yıl: 1944… Gün: 3 Mayıs” (Osman Yüksel SERDENGEÇTİ)

Üç Mayıs, “Türkçülük”, “Türkçüler” yahut “Milliyetçiler Günü”, her devrin devşirmelerine, Türkümsülerine, ruhu satılık ve taşeron kafalarına karşı kanı, dili ve dileği ile hakikaten Türk milletinden yana olanların günüdür. Üç Mayıs, Milliyetçilik aşılanan sonra da üvey evlat muamelesi gören, 19 Mayıs 1944’te de ne yazık ki vatan haini ilan edilen Atsız ve 23 Türk milliyetçisinin alnı açık, başı dik yürüyüşü ve kavgasıdır. Bu kavga Atsızla sembolleşmiş, bugünlere kadar uzanmıştır. Atsız, sağda ve solda sentezci sentetik kafaların, pasaport milliyetçilerinin ve Türk tarihini İslam tarihinden ibaret gören yoz kafanın asla anlamak istemediği bir Türk beyi idi.  Türk’ün gören gözü, işiten kulağı ve uyanık vicdanı olarak Hüseyin Nihal Atsız, hiçbir zaman bugünün ve her devrin adam tipi olmamış milli şuur ahlak ve terbiyeden örülü yüksek karakteri ile 20. yy Türk dünyası için model bir kişilik olmuştur. 1300 yıl öncesinden Kürşad’ın ruhunu 20. yy Türk gençliğine taşıyan Atsız, tek lisanı Türklük olan Türk gibi yaşayıp Türk gibi ölmüş bir Türk büyüğüdür. Üç Mayıs Olayları, Türkçü Hüseyin Nihal Atsız ile Sabahattin Ali arasındaki hakaret davasının ikinci duruşması sonrasında başlamış olaylardır. Dava, Atsız’ın çıkarmakta olduğu Orkun dergisinin 16. sayısında yayınlanan “Başvekil Saracoğlu Şükrü’ye İkinci Açık Mektup” başlıklı yazısındaki açıklamalara dayanmaktaydı. 

Yayımladığı iki açık mektupta Atsız; II. Dünya Savaşının sonuna doğru Sovyetler Birliği’nin savaşı kazanma sürecine girmesi üzerine Türkiye’de gemi azıya alan komünist etkinliklerine dikkat çekiyor, bu kötü gidişe bir dur denilmesini istiyordu. TBMM’deki bir konuşmasında Türkçü olduğunu söylemiş bulunan Başvekil Saracoğlu Şükrü’ye hitap eden mektuplarının ikincisinde Atsız, özellikle Milli Eğitim alanındaki etkinliklerini ve faillerini ele alıyor, onları sırasıyla tanıtıyor ve yazısının sonunda o etkinlikleri destekleyen zamanın Maarif Vekilini istifaya çağırıyordu.[1]

Atsız, TBMM’de Saracoğlu’nun yaptığı konuşmayı “Türk Tarihiyle uğraşmış bir münevver olarak söyleyebilirim ki ne ırkımızın ne de devletimizin tarihinde, Türk milliyetçiliği resmi bir ağızdan bu kadar kesin sözlerle hiçbir zaman açığa vurulmamıştı.” ifadesiyle yorumlamıştı.[2]

Atsız’ın 19 Temmuz 1940’da “İçimizdeki Şeytanlar” adlı kaleme aldığı bir yazıya göre,  Sabahattin Ali, önceleri milliyetçi iken sonradan sapıtarak komünist olan, fakat düşüncelerini değiştirdiğini ispat etmedikçe kendisine iş verilmeyeceği söylendikten sonra sözde hükümet tarafına geçen biriydi. Atsız, Sabahattin Ali’nin babasının Of’lu bir Rum olduğunu kendisinden duyduğunu, Sabahattin Ali’nin de İstanbul’daki kalaycı Rumlara benzediğini yazmaktadır. Atsız, Sabahattin Ali nasıl tanıştığını şöyle anlatmaktadır:

 Ben onu 1926-1927’de, Türk Ocağı’nda tanıdım. Biz birkaç kişi, Türk Ocağı’nda “Kızıl Elma” diye ayrı bir oda açtırmıştık. Buraya Ocak’ta aza olmayan genç mektepliler gelecekler ve ülkü ile aşlanacaklardı. O zaman Türk Ocakları’nda ırkçılık düşünceleri olmadığı için, Kızıl Elma’ya, Müslüman olmak şartıyla, her ırktan vatandaşlar geliyordu. Muallim mektebinde talebe olan Sabahattin Ali de oraya gelenlerden biriydi. Lüzumundan pek fazla ve gürültü ile konuşan, ağır sözlere bile kızmayan ve herkesle laubali olan bu çocuk bir takım manzumeler yazıyor ve emsaline göre muvaffak da oluyordu. Daima mübalagaya meyyal olan tabiatı dolayısıyla överken de, hicvederken de şiddetli teşbihler yapıyor, etrafındakileri güldürüyordu. Hiç sıkılmayan gayet serbest bir ruh hali vardı. Kendisini ilk gördüğüm zaman pek yüksekten konuştuğu için, talebe olduğunu öğrendiğim bu gence: “Siz Yüksek Muallim Mektebinden misiniz?” diye sormuştum. O hemen sırıtmış ve : ” Hayır Alçak Muallimdenim” diye cevap vermişti. 

Atsız, Pertev’in ısrarı ile bir iki hikayesini de Atsız Mecmua’da neşrettiğini  hatta yazacağı piyes için, tarihi ve kahraman bir mevzuu istediği zaman ona kahraman Kür Şad’ı yazıp verdiğini de söylemektedir. Atsız’a göre, Ali, Kür Şad mevzuunu da Nazım Hikmetof’un tesiriyle marksist bir kalıba sokmuş, “Esirler” diye yazdığı piyeste Kür Şad’ı mümkün olduğu kadar küçülterek nefsine mağlup bir insan haline getirmiş ve bu piyesi zayıf bularak oynamamıştı.

Bir perde üç tablodan oluşan  Esirler oyunundaki olaylar  M.S  7. yüzyılda Çin‘in Si-Gan-Fu kentinde geçmektedir. Çinliler ile yapılan savaşta yenilmiş olan Türkler esir edilmiş ve ülkelerinden ayrılmışlardır. Bazı Türkler Çin’e getirilip çeşitli mahallelere yerleştirilirken, Türk hanedan ailesinden olanlar ise Çin sarayına yerleştirilmiştir. Saraya yerleşenlerden biri olan Kürşad, imparatorun yanında belirli bir makama gelmiştir. Çin İmparatoru iyi kalpli biridir, Türk halkı ile hanedanın varisi olan Yulu Hanı çok sevmekte ve onu kızına almayı düşünmektedir. Kürşad ise imparatorun kızını sevmektedir fakat bazı tarihi gerekçeleri ile bunu hatırına bile getirmek istemez. Kürşad kendisini Türk halkının bağımsızlığına adamış ve bunun için bir grup kurarak önce isyan çıkarmayı ardından da bağımsızlığa kavuşmayı planlamaktadır. Kürşad, Yulu Han ile imparatorun kızı olan Hyungyu’yu kaçırarak Türklerin bağımsızlığını hedeflemektedir. Kürşad dışında imparatorun kızını seven Çin veziri Ven Çing’de vardır. Bir rekabet ortamı oluşunca da Hyungyu Kürşad’ı sevdiğini söyler. Türklerin bağımsızlığı ile sevdiği arasında kalan Kürşad son olarak Türklerin bağımsızlığını seçer. Ven-Çing ise Kürşad’ın yaptığı diğer planları öğrenir ve bunlara önlem alır. Zamanla olaylar değişir ve kanlı çatışmalar çıkar. Bu çatışmalarda zor duruma düşen Kürşad’ı siyah giysili bir genç korur. Ven Çing ise gence saldırmadan Kürşad’ı öldürmek ister. Kürşad’a yardım eden genç taktığı peçenin düşmesi sonrasında aslında Hyungyu olduğu ortaya çıkar. Kürşad ile Ven Çing arasındaki çatışmalarda araya giren Hyungyu ölür. Ven Çing kaçmaya başlayınca Kürşad tarafından yakalanır ve öldürülür. Kürşad, Hyungyu’nun ölüsü etrafına toplanan halkın karşısında aslında onu sevdiğini ve ölümüne kendisinin neden olduğunu söyler. Kürşad kanlı çatışmalar sonrasında başarıya ulaşamamıştır fakat bütün bunları dinleyen imparator, Türkler konusunu konuşmak üzere bakanların toplanmasını emreder.”[3]

Atsız’a göre, Sabahattin Ali yazdıklarıyla milliyetperver ve vatansever ilim adamlarını küçük düşürüyordu. “İçimizdeki Şeytan “adlı romanıyla milliyetperverliği kötülemeğe ve Türkçüleri fena göstermeğe yeltenen Sabahattin Ali böyle birisidir. Yani o bizim içimizdeki şeytanlardan birisidir. Zavallı ve saf bir şeytan.  Atsız’a göre,  Zeki Velidi Togan, Mükrimin Halil vb. İçimizdeki Şeytan romanında farklı isimlerle farklı değerlendirilecek, diğer öykü ve çalışmalarında Türk cemiyeti karalanacacaktı. 

Atsız, Saracoğlu’na yazdığı mektupta Sabahattin Ali hakkında şunları söylüyordu:

Bugün Maarif Vekâletine bağlı Dil Kurumu azasından ve Ankara’daki Devlet Konservatuvarı’nın öğretmenlerinden bir Sabahattin Ali vardır. Hemen hemen tüm kendisini tanıyanların komünistliğini bildiği Sabahattin Ali 1931 yılında Konya’da 14 ay hapse mahkûm edilmişti. Sebebi de başta o zamanki reisicumhur Atatürk olduğu halde bütün devlet erkânını ve rejimi tehzil eden manzum bir hezeyan name yazmasıydı. Bazı mısralarını bugünkü bazı mebusların da bildiği bu hezeyan namenin tamamını Konya’daki adliye arşivinden bulup çıkarmak kabildir.

Sayın Başvekil! Buraya mecburen yazarken büyük bir ızdırap duyduğum iki mısrasında bu vatan haini şöyle diyor:

İsmet hala girmedi mi kodese?

Kel Ali’nin boynu vurulmuş mudur?

…Bu hezeyanları yazan Sabahattin Ali, bugün kültür işlerinin mühim bir mevkiinde, Maarif Vekili Hasan Ali’nin şahsi sempatisi sayesinde, batırmak istediği Türk Milletinin parasıyla rahatça yaşamaktadır.[4]

Türk milliyetçilerinden İlhan Darendelioğlu’na göre, Hüseyin Nihal Atsız tarafından Başbakan Şükrü Saracoğlu’na yazılmış olan açık mektuplar, aslında Saracoğlu’nu değil, Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’i büyük bir endişeye düşürmüştü. Başta Hasan Ali Yücel ve o günlerde Ulus gazetesinin başında bulunan Falih Rıfkı’nın teşvikiyle Nihal Atsız, Ankara’da Sabahattin Ali tarafından mahkemeye verilmişti.[5] Sabahattin Ali, dilekçesine, “Bu hakaret beni yalnız vatandaşlarımın kin ve husumetine maruz bırakmakla kalmıyor, aynı zamanda benim şahsi ve mesleki mevki ve haysiyetimi de sarsacak, talebem üzerindeki şeref ve itibarımı kıracak bir mahiyet taşıyor.” diye yazmıştı.[6] 

Ankara’da, 26 Nisan 1944 Çarşamba günü başlayan ilk duruşmada mahkeme salonu milliyetçi gençler tarafından doldurulmuş hatta mahkeme heyeti pencereden girmek zorunda kalmıştır. Ankara Üçüncü Asliye Ceza Mahkemesinde görülen davada riyaseti hâkim Saffet İnan, müddeiumumilik makamını ise Hadi Tan işgal ediyorlardı. Kalabalık ve aşırı izdiham yüzünden o şartta muhakeme yapılamamış ve öğleden sonraya ertelenmişti. Öğleden sonraki celsede Atsız’ı avukat Rasih Yeğengil, Ferruh Ağan ve Hamit Şevket İnce müdafaa ediyorlardı. Mahkemede ilk sözü Sabahattin Ali almış, Türkiye’de çok okunan bir muharrir olduğunu, sanığın kendisi için vatan haini dediğini, daha önceki yıllarda her ne kadar 4 yıllık bir mahkûmiyeti olsa da, o günlerde iftiraya uğradığını söylemiştir.  Atsız ise “Bir vatanperver olmak sıfatıyla Türkiye’nin inkıraz uçurumuna doğru sürüklendiğini görüyorum. Komünistler ve memleketi batırmak isteyenler birbirlerine destek olarak memleketin en yüksek mevkilerine çıkarlarken, memleket severler her türlü darbe ile saf dışı edilmek istenmektedir. Başvekil Saracoğlu’na yazdığım açık mektuplarda bu hususun önlenmesini hatırlattım ve istedim” dedi.[7] Avukatlardan Hamit Şevket ise esasında daha uzun yıllar sürecek olan hakikati şu şekilde ifade etmiştir:

Bu dava iki şahsın değil, iki inancın çarpışmasıdır. Bu dava milliyetçilikle Komünizmanın çarpışması davasıdır. Bu davanın kökleri vicdanlarda ve kafalardadır. Davacının kafasındaki Komünizm ateşini söndürmek için hamleler yapmaktadır. Ceza kanunundaki serahate nazaran rica ediyorum. Sabahattin Ali’den sorulsun, ihanetini ispat edelim mi? Buna razı mı?[8]

Bunun üzerine müdafaa avukatları esas müdafaayı hazırlamak için süre istediler. Neticede Saffet İnan, müdafaa avukatlarının talebini kabul ederek müdafaa yapılmak üzere duruşmayı 9.5.1944 Salı günü saat 10’a bıraktı. Davadan bir gün sonra ise, bir umumi salonda üniversiteli gençler Atsız-Sabahattin Ali davasından bahsederlerken tesadüfen orada bulunan Sabahattin Ali, gençlere hakaret etmek istemiş, gençlerle önce ağız münakaşasına başlamıştı. Gençlerin arasında o günlerde Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe şubesi öğrencisi bulunan Osman Yüksel Serdengeçti de bulunuyordu. Osman Yüksel Sabahattin Ali’nin bu cüreti karşısında fazlaca müteessir olmuş ve oturduğu yerden fırlayarak Sabahattin Ali’nin suratına birkaç tokat atmıştı.[9] 

Osman Yüksel Serdengeçti, Sabahattin Ali’yi tokatlamış olmasına rağmen edebi eserleri ele alırken yazarlarının ideolojilerini pek hesaba katmıyordu. Mesela Sabahattin Ali’nin Ses, Kağnı, Değirmen, Kamyon, Köpek gibi hikâyelerini çok severdi. Hapishane şiirlerini, “Yar olmadı bana devir/Her günüm bir başka zehir/Hapishanelerde demir/Parmaklıklara sarıldım” gibi mısralarını dilinden düşürmezdi. “Başım dağ, saçlarım kardır/Deli rüzgârlarım vardır” veya “Karlı dağlardan serindim/Sana sokuldum yandım hey” gibi mısraları tekrarlar dururdu. Nazım’ın Memleketimden İnsan Manzaraları’nı da severek okur, eserin canlandırma gücüne hayran olduğunu söylerdi. Son yıllarında bir yoğurt fabrikası kurmuş olan Şevket Süreyya’ya “Üstat, siz suyu ararken yoğurt bulmuşsunuz” diyerek espri yaptığını kendisi anlatmıştı.[10] 

Sabahattin Ali-Atsız Davası sebebiyle Atsız için Ulus Meydanını dolduran gençler “Kahrolsun Vatan Hainleri”, “Kahrolsun Nazım’ın Uşakları”, “Kahrolsun Komünistler” diye bağırmışlar ve ertesi gün yani 4 Mayıs’ta gözaltına alınanlardan Sait Bilgiç, Sait Sadi, Osman Yüksel ve Ahmet Ellezoğlu’nun sorguları yapılmış, Osman Gümrükçüoğlu ve Ali Çankaya tevkif edilmişlerdi. Diğer yandan Atsız, Dil Tarih Coğrafya Fakültelerini de Doç. Dr. Osman Turan’la birlikte ziyaret ettiği için Osman Turan vekâlet emrine alınmıştı.[11]

Osman Yüksel, 3 Mayıs 1944 günü için şunları söylemektedir:

Fakat heyhat! Kendi menfaatlerinden başka bir şey düşünmeyenler, vatanları oturdukları sandalye kadar dar olan, Türklüğe değil Türk olmayanlara yar olanlar, bu yerli ve milli hareketi hazmedemediler. Çankaya ile Emniyet Müdürlüğü arasında mekik dokuyan yüksek isimler, alçak seciyeler, karayı ak, akı kara gösteren hokkabazlar kendilerine karşı yapılan bu hareketi, devletin, kanunun, hatta vatanın aleyhine bir hareketmiş gibi gösterdiler.[12]

9 Mayıs 1944 Salı günü, Atsız’ın Avukatı Ferruh Ağan ile Avukat Rasih Yeğengil hazır bulundular. Çünkü başında Falih Rıfkı Atay’ın bulunduğu Ulus gazetesi ile Zekeriya ve Sabiha Serteller’in idare ettiği Tan gazetesi dava ile ilgili yazdıkları yazılarda mahkeme heyetine baskı yapmak istemiş, Hamit Şevket İnce’yi de Atsız’ı müdafaa etmekten vazgeçirmişlerdir. Hamit Şevket İnce davadan bir gün önce Ulus gazetesine gönderdiği bir açıklama ile Atsız’ın avukatlığından ayrıldığını açıklamıştır. Buna rağmen 9 Mayıs günü Atsız’ı iki avukat müdafaa etmiş ve ayrıca mahkeme heyetince söz verilen Atsız şunları söylemiştir:

Maalesef kendisine vatandaş denilen bir şahsın açtığı hakaret davasının hesabını vermek üzere karşınızda bulunuyorum. Müdafaaya başlarken şunu belirtmek isterim ki, mahkemenizin vereceği kararı lehime çevirmek için kanunun kaçamak yollarını arayacak değilim. Cezalardan hapislerden ve daha ilerisinden korkan bir insan değilim. Başvekile yazdığım açık mektupları hem milli bir heyecan hem de milli ve son ucuna vardırılmış bir şuur içinde yazdım. Ankara’ya her türlü neticeleri göze alarak ve kendimi değil, uğrunda her şeye razı olduğum vatan davasının küçük bir safhası olan bu davayı müdafaa etmek için geldim. Çünkü bu dava, göründüğü gibi, iki şahsın davası değil iki mefkûrenin çarpışmasıdır. Bu dava Türkçülük ile Komünizmin, bu milleti hür yaşatmak isteyenlerle bütün mukaddesatı inkâr edenlerin davasıdır. Gerek mazisiyle gerekse haliyle vatanı yıkmak istediği besbelli olan birisine vatan haini dediğim için de bildirdiğim gibi kararı kendi lehime çevirmek için suçlu olarak karşınızda bulunuyorum. Söze başlarken hiçbir kaçamak yolu aramadığıma inanmanızı rica ederim. Şu kadar söyleyebilirim ki, Sabahattin Ali bir komünist olduğu, yani vatan haini olduğu için, Başvekile olan mektubumda bir vatan haininin Maarif Vekâleti tarafından korunduğunu belirtmek üzere bu tabiri kullandım.” demiş ve müdafaasını şöyle bitirmiştir:

– Sözlerimin burasında siz belki benim bir talepte bulunmamı beklersiniz. Ben, büyük bir vicdan huzuru ve inanç sağlamlığıyla, bütün samimiyetimle size her şeyi anlattım. Sizden beraat istemiyorum. Aile ocağıma bir an önce dönmek için çabuk karar vermenizi istiyorum.[13]

Atsız-Sabahattin Ali davası sona ermiş, Atsız İstanbul’a gelmeye hazırlandığı ertesi gün Ankara’da kaldığı otelde tevkif edilmiştir. 14 Mayıs 1944’de Balıkesir Lisesi Edebiyat Öğretmeni Nejdet Sançar (Atsız’ın kardeşi) Balıkesir’de nezaret altına alındı. Aynı gün İstanbul’da Zeki Velidi Togan’ın evi aranmıştır. Zeki Velidi’nin evi Dr. Hasan Ferit Cansever, Atsız, Zeki Sofuoğlu, İsmet Tümtürk, Mehmet Külahlıoğlu, Necdet Özgelen, Reha Oğuz Türkkan, Muzaffer Eriş ve Cihat Savaşır Fer’le birlikte gizli bir teşkilat kurmak üzere imza ettikleri iddiasıyla bir antlaşma metnini bulmak için aranmıştır. Evi arananlar arasında başta Fethi Tevetoğlu ve Orhan Şaik Gökyay olmak üzere Hamza Sadi Özbek, Nurullah Barıman ve Fazıl Hisarcıklı da bulunuyordu. Aramalar İsmet İnönü’nün resmi tebliğinde de belirttiği üzere İstanbul Örfi İdare Komutanlığınca yapılmıştı.[14] 

O günlerde nezaret altına alınanlardan biri de, İlhan Darendelioğlu idi. Darendelioğlu 1944 yılı Mayıs ayı başlarında “Solcu Şairler Antolojisi” adıyla bir broşür yayınlamış, bu broşüründe, edebiyat ve sanat kisvesi adı altında Komünizm propagandası yapan şairleri toplamıştı.[15]

Nezarete alınan öğrencilerden Şevki Ersoy 1 ay, bazıları 15 gün hatta 2 ay nezarette kalmışlardı. Osman Yüksel ise tam 3,5 ay sonra suçsuzdur diye serbest bırakılmıştı. Öğretmen Ziya Özkaynak da uzun müddet nezarette kalanlar arasında idi. Tıp öğrencisi Mehmet Külahlıoğlu ile Necdet Özgelen ise sadece Nezarette kalmamış aynı zamanda ağır şekilde dövülmüşlerdi.[16] Ziya Özkaynak,  Nejdet Sançar’la birlikte Zonguldak Komünizmle Mücadele Derneğinin kurucuları arasında yer almıştır. Tarih öğretmenidir.[17] Mehmet Külahlıoğlu ise, Nejdet Sançar’ın Balıkesir Lisesi’nden öğrencisidir. Sançar ve Atsız hakkında iftiraya ve yalan söylemeye zorlanmış, kabul etmeyince İstanbul Emniyet Müdürü Ahmet Demir’in de hazır bulunduğu bir zamanda dövülmüştür. Sançar’a göre bu olanlarda dönemin Emniyet Umum Müdürü Osman Sabri Adalı da büyük ölçüde sorumludur.[18]

Necmettin Sefercioğlu’na göre,  Ankara’da yapılan görkemli gösteri ve yürüyüş, Sovyetler Birliği’nin II. Dünya Savaşını sonlandıran bir zafer kazanma yolunda ilerlemesi karşısında, o zamana kadar yürüttüğü Alman yanlısı politikaya yön değiştirme telaşına düşen Cumhurbaşkanına ve emrindekilere iyi bir fırsat gibi göründü: Yayımlarında Türk dünyasına ilişkin yazı, yorum ve haberlere çokça yer veren Türkçüler, Sovyetler Birliği’nin işgali altındaki topraklarda yaşayan tutsak Türklerin büyük çoğunluğu Sovyetler Birliği yöneticilerini zaten tedirgin etmekte idi. Türkçülük aleyhine bir kampanya açılması ve başlıca Türkçülerin tutuklanıp cezalandırılması, Sovyetlere yönelişe, yani SSCB’nin kandırılabilmesine yarayabilirdi.[19]

Sefercioğlu’nun ifadesiyle bu süreçten sonra itham ve iftira kampanyası başlatılmış, kampanyanın adı “Irkçılık-Turancılık” olarak yayılmış, açılacak davanın da adı konmuştu.[20] İlhan Darendelioğlu’na göre ise davanın adı: “Büyük Kavga”ydı.[21] Bu büyük kavgada nizam ve devlet düşmanı olarak örgüt kurmakla suçlanan ve açık alınla hesap veren  23 Türk milliyetçisi şu kişilerdi: Zeki Velidi Togan, Hasan Ferit Cansever, Hüseyin Nihal Atsız, Hüseyin Namık Orkun, Nejdet Sançar, Fethi Tevetoğlu, Alparslan Türkeş, Reha Oğuz Türkan, İsmet Rasim Tümtürk, Cihad Savaşer, Muzaffer Eriş, Zeki Sofuoğlu, Hikmet Tanyu, Sait Bilgiç, Cemal Oğuz Öcal, Cebbar Şenel, Hamza Sadi Özbek, Nurullah Barıman, Fehiman Altan, Fazıl Hisarcıklı, Saim Bayrak, Yusuf Kadıgil.[22]

İlk mahkemede tutuklanan ve çeşitli cezalara çarptırılan Turancılar Askeri Yargıtay’ın 31 Ekim 1945 tarihinde mahkumiyet kararını bozmasıyla serbest bırakıldılar. Bu hem savaş sonrası demokratikleşme hareketi hem de Rus isteklerinini ve komünizm tehlikesinin kamuoyunda yarattığı hava ile açıklanabilir. Zaten savaş sonrası yıllarda çok partili hayata geçilmiş ve CHP’nin çok güçlü olan konumu zayıflamıştı. 1950’lerde Demokrat Parti hükümetleri CHP’nin takındığı Pan-Türkçü karşıtı tavrı göstermedi.[23]

Alparslan Türkeş’e göre, Türkçülüğe yönelen “Haçlı Seferi”nin okları tarihçi Nihal Atsız’a yönelmiştir.[24] Kanaatimize göre Nihal Atsız’ın bu dava sürecindeki pozisyonu yukarıda Üç Mayıs sürecini anlatırken yer verdiğimiz gibi en başta gayri milli dış ve iç politikalara ve tek partili siteme karşı bir duruştur. Atsız, sonraları yazdığı “Dalkavuklar Gecesi ve Z Vitamini” adlı kitabında “Beşeri Şef” dediği İsmet İnönü’yü çok sert bir dille eleştirmiş kendi kurgusuyla adeta sorgulamıştır.[25]

İsmet İnönü, 19 Mayıs 1944 nutkunda, “Turancılar Türk milletini bütün komşularıyla onarılmaz bir surette derhal düşman yapmak için birer tılsım bulmuşlardır. Bu kadar şuursuz ve vicdansız fesatçıların tezvirlerine Türk milletinin mukadderatını kaptırmamak için elbette Cumhuriyetin bütün tedbirlerini kullanacağız fesatçılar genç çocukları ve saf vatandaşları aldatan fikirlerini millet karşısında açıktan münakaşa edemeyeceğimizi sanmışlardır. Aldanmışlardır ve daha çok aldanacaklardır.”demiştir.   Ayrıca Serteller ve Falih Rıfkı 3 Mayıs’ı tel’in eden kişiler arasında idiler.[26]

Türkeş’e göre, gençliğin samimi duygularından kaynak alan ve derinlemesine hiçbir art düşüncesi olmayan bu nümayişin bu kadar telaşa düşürecek tarafı yoktu. Olmamalıydı. Sağlam temellere dayanan bir idarenin bu nümayişi fazla ciddiye almaması üzerinde fazla durmaması iktiza ederdi. Fakat gelgelelim İnönü hangi dikenin üstünde oturduğunu herkesten iyi bilmektedydi. Herkes onu sağlam sanırken o ne çürük bir siyasi yapı içinde barınmakta olduğunu bilmekteydi. Nihal Atsız için yapılan bu nümayişe kadar Türkiye’de yapılmış bütün nümayişlerde hep hükümet parmağı bulunmuştu. Fermansız kuş uçurtmayan bir devirde kendi iradesiyle bir gösteri yapmak Türk milletinin haddi miydi?[27]

İnönü’nün 19 Mayıs 1944 nutku ve alınan tedbirler radyodan ilan edilmiştir. Sonrasında ise dergiye abone olanlar, Atsız’a selam vermiş olanlar da dâhil olmak üzere tutuklanmışlardır. Türkçülere türlü acıları reva gören “aktörler” Sıkıyönetim komutanı korgeneral Sabit Noyan, Savcı Kazım Alöç, Polis Müdürü Ahmet Demir’dir. Tutuklananlar, kırk-elli santimetre genişliğinde iki buçuk metre yüksekliğinde tabutluk adı verilen hücrelerde prangalara vurulmuş vaziyette yirmi dört saat bazen kırk sekiz saate kadar hücrelerde tutulmuşlardır. Tevkifler mayıs sonunda, işkenceler Haziran ve Temmuz 1944’te gerçekleşmiştir. “Bu Vatan Kimin?” şiirinin yazarı olan Orhan Şaik Gökyay da tabutluklardan nasibini almıştır.  Bu hücrelerde kalanların tepelerinde 1500 mumluk ampuller yakılmıştır. Tarihçi ilim adamı Zeki Velidi Togan, Hikmet Tanyu, Reha Oğuz Türkkan işkencelerin mağduru olmuşlardır. Türkkan’ın gözü bu işkenceler sırasında sakatlanmıştır. 1947’de işkencecilere davalar açılmış, ancak DP iktidarında umumi afla serbest kalmışlardır.  Emniyet Müdür Yardımcısı Kamuran Çuhruk, İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Ahmet Demir,  Hakim Albay Cevdet Erkut, Kazım Aloç,  İstanbul 1. Şube müdürü Sabit? İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Yusuf Ziya Yazgan’dı. Atsız duruşmalarda çok partili parlamenter sistemden yana olduğunu vurgulamıştır. Nihayet 1947/3 karar nolu mahkeme kararı ile 31 Mart 1947’de berat etmiştir.[28]

İstanbul Emniyet Müdürlüğü olan Sansaryan Han’ın yer altı katında bulunan hücrelerinde borulardan sızan lağım sularının çıkardığı kokulara nöbetçi polisler bile dayanamamıştır.  Nejdet Sançar, tuvaletlerde su dahi bulunmadığını ifade etmektedir. Atsız, 12 Temmuz 1944’te tuvalet yanındaki 33 nolu hücreye konmuştur. Burada karyola yerine musalla taşı gibi mermer bulunmaktadır. Yiyecek ve giyeceklerin hemen küflendiği nemli ortamdan dolayı Atsız’ın nabzı 140 çıkınca doktor müdahale etmiştir.   Hikmet Tanyü ve Zeki Sofuoğlu da Emniyet Umum Müdür Muavini Kamuran Çuhrık’ın hakaretlerine uğramıştır.  Bir defasında tabancayla “ulan seni vururum doktordan ölmüş diye rapor alırım” şeklindeki tehditlerine maruz kalmışlardır.  Sanıklar manen ve maddeten çökertildikten sonra sorguya alınmışlardır.[29]

İlhan Darendelioğlu’na göre, İsmet İnönü’nün 19 Mayıs Nutku artık milliyetçiler için kara günlerin başlayacağına dair işaret, hatta mesul makamlara verilen bir emirdi. 3 ay 19 gün sonra yani 7 Eylül 1944 Perşembe günü 23 Türk milliyetçisi, gizli cemiyet kurmak, nizam düşmanlığı yapmak ve hükümeti devirmek gibi bir takım asılsız isnatlarla adalet huzuruna getirilerek “Irkçılık-Turancılık Davası” diye anılan bir muhakemeye başlandı. Bunlardan bazılarına, akla hayale gelmeyen, Türkiye’mizde ve Türk tarihinde yeni bir işkence şekli olan “Tabutluklar” da çile çektirilmiş beyinlere tutulan 2000 mumluk lambalar altında, modern Türkiye albümlerinin yapıldığı bir devirde iptidai işkence usullerine başvurulmuştu.[30]

Darendelioğlu, “Tabutluklar” hakkında “CHP’nin bu döneme ait polis ve jandarmaların masum vatandaşlara yaptığı baskı ve işkence usullerinin kulaktan kulağa anlatılmasının yanında vatandaşın vicdanında ve hafızasında büyük tepki ile karşılanan, Türk milliyetçilerine reva görülen böylesi gayri insanî olanına ilk defa rastlanmıştı.” demektedir. Orhan Şaik Gökyay da Tabutluklar hakkında, “Tabutluğa konulduğum zaman tepemde yakılan 1500 mumluk ampullere baktığımda yirminci yüzyıl Türkiye’sinde değil, on dördüncü asır evvelinde kızgın çöllere sokulan mazlum insanları gördüm” demiştir.[31]

Bugün Ülkü Ocakları, MHP, Türk Ocakları ve çeşitli milliyetçi kuruluşlar arasında Türkçülük Bayramı, Türkçüler veya Türkçülük Günü, Milliyetçiler Günü olarak kutlanılan 3 Mayıs ile ilgili ilk anma törenlerini 1952’de Türk Milliyetçiler Derneği başlatmıştır.[32]

          Altan Deliorman’ın aktarımlarına göre, 1954’deki Türkçülük günü İstanbul Yıldız Parkı’nda mütavazi bir şekilde kutlanmıştır.  1956’daki 3 Mayıs Beyazıt’ta Marmara Oteli’nin düğün salonunda  salon toplantısı yapılarak kutlanmıştır. 1957’deki 3 Mayıs’ı Komünizmle Mücadele Derneği kutlamak istemişse de müsaade alınamaması sebebiyle kutlanamamıştır. 1957’deki 3 Mayıs, Nuri Demirağ Korusu’nda büyük bir şölenle kutlanmıştır. Buradaki şölene Dr. İzeddin Şadan da katılmıştır. Burada pilavlar yenmiş şenlikler yapılmıştır. 1964’deki 3 Mayıs Çamlıca’da Türkçüler Derneği tarafından kutlanmıştır. Üsküdar Ocağı tarafından sofralar kurulmuş, katılımcılar geç vakitlere kadar eğlenmişlerdir.[33]

          3 Mayıs 1967’de Ankara DTCF’de Türk Milliyetçiler Birliği Ankara Ocağı Başkanı Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu,  M  Zeki Sofuoğlu, Hikmet Tanyu, Nejdet Sancar, Alparslan Türkeş,  Fethi Tevetoğlu birer konuşma  yapmışlardır. Sofuoğlu “Bir Devrin Zihniyeti ve Tutumu” adlı konuşmasında devrin zihniyetini gözler önüne sermiş, Hikmet Tanyu, “Türkçülük davası ve 1944’te İşkenceler” konulu konuşmasında, aç bırakma,  tabutluklardan, altından lağım suları akan hücrelerden,  falaka ve tabanca tehditlerinden bahsetmiştir. Sançar ise İnönü’nün 19 Mayıs 1944 nutkuna cevap vermiştir.[34]

  Üç Mayıs ve sonrasında gelişen olaylar Nihal Atsız’n yazdığı “Bizim Günümüz” adlı yazıda da belirttiği gibi milli kültürün ve Türklüğün geleceği adına Türkçülerin tarihte ilk defa görülen davranışları idi. Türkçülüğün düşünceden harekete geçmesiydi.  

SELAM/Hüseyin Nihal ATSIZ

İçim yine sevinçle dolup yanıyor; 
Sanki deniz olmuş, dalgalanıyor. 
Uzak uzak ülkelerden döndüm seferden; 
Yaralarım ağır, fakat mestim zaferden; 
Zafer, ümit kaynağının bir çeşmesidir. 
Zafer bir çok gönüllerin birleşmesidir. 
Gönülleri birleşenler ölse de bir gün 
Gök kubbede kalacaktır seslerinden ün. 
Gönülleri birleşenler! Selam sizlere! 
Uzaklarda dertleşenler! Selam sizlere! 
Selam sana hücrelerde benzi solan genç! 
Selam sana ey yılları heba olan genç! 
İstikbalim gitti diye yaslanma sakın! 
İstikbalin değil, ruhun Tanrı’ya yakın! 
O yalancı istikbale bir perde indir! 
“Gerçek yarın” unutma ki bir gün senindir! 
Selam sana yavrusundan ayrılan kadın! 
Kimbilir sen gizli gizli nasıl ağladın! 
Ne bir damla gözyaşı dök, ne yasla dövün; 
Sen yaşarken öksüz kalan yavrunla övün! 
Gür sütünle asladığın erlik cevheri 
Yapacaktır onu yaman bir çeri… 
Tek bir kadın değilsin sen… Sen bir ocaksın! 
Madem ki bir adın Atsız, katlanacaksın! 
Kafkasya’da can veren bir şehidin kızı 
Bir çeliktir… Yüreğinde erir her sızı… 
Varsın, bağrın fırkatıyle yavrunun yansın… 
Yansın, dayan! Çünkü sen de bir kahramansın! 
Ey ekmeği alınanlar! Selam sizlere! 
Ey rütbesi çalınanlar! Selam sizlere! 
Kardeş yahut arkadaştır diye evleri, 
Ocakları dağıtılan ülkü devleri! 
Selam size! Üstünüzde bütün bakışlar, 
Bir gün olur, tarih sizi elbet alkışlar! 
Ey ciğeri parçalanan kahpe veremden 
Ne beklersin dünyadaki sahte keremden? 
Ciğerlerin sönüyorken Tanrı’yı andın; 
Tasa etme, gerçekleşir mukaddes andın. 
Hepinize sevgilerle coşkun selamlar! 
Şehitlerimiz bile sizi belki selamlar 
İçtiğiniz ıztıraplar size kımızdır 
Bu acılar mazimize selamımızdır. 
En tatlı bir hayalimdir bu selam benim 
Kırk derece sıcaklıkta erirken tenim… 
Çekiyoruz bunalarak fakat ne çıkar? 
Ulu Tanrı bir gün elbet bizi yargılar. 
Bütün dünya sağırlaşsa o bizi dinler 
O’nun rahmet denizinde ruhlar serinler. 
Ey hırçın genç, ey güzel kız! Bırakın yası… 
Yeter temiz gönüllerin bizi anması… 
Toprak ana uyuturken koynunda bizi 
Yarinkiler biçicektir ektiğimizi, 
Yeşermesi ektiğimiz tohumun haktır, 
İşte o gün ruhlarımız şad olacaktır! 
Selam şanlı mazimize! Selam yarına! 
Selam zafer ordusunun silahlarına! 
Ey geçmişin yiğitleri! Selam sizlere 
Ey yarının şehitleri! Selam sizlere! 
Siz tarihe yazıyorken şanlı bir satır 
Aranızda bulunacak güleç bir batır 
Atsız oğlu Yağmur denen bu yağız çeri 
Atılarak hepinizden daha ileri 
Güldürecek babasının yanık ruhunu 
Ruh ve yürek sağırları anlamaz bunu 
Karışınca gövdem yurdun topraklarına 
Ruhum uçar ırkımızın bayraklarına, 
Varlığın sevgisi onlara taşır 
Kendisi de ay-yıldıza belki karışır 
Bir gün gelip ırkımızın gürbüz erleri 
Adım adım dolaşırken kutlu yerleri 
Vaktiyle bir Atsız varmış derlerse ne hoş 
Anılmakla hangi bir ruh olmaz ki sarhoş? 
Haydi artık dinsin bütün ıztırapların 
Ufuklardan sanlı bir gün doğacak yarın 
Güzellikle sıcaklıkla ve ihtişamla… 
Kumandasız hazır olup onu selamla! 
Gönlündeki yaraların kanını dindir… 
Yüzde yüz Türk olduğun gün cihan senindir…

KAYNAKÇA 

AYDOĞAN,  Bedri, “Sabahattin Ali’ni Yaşamı ve Yapıtlarına Genel Bakış”, Prof. Dr. Mehmet Özmen Armağanı, (Ed. Nurettin Demir-Faruk Yıldırım), Adana 2014, s. 61-94

ATSIZ, Hüseyin Nihal,“Başbakan Saracoğlu Şükrü’ye Birinci Mektup”, Orkun, S: 15, Mart 1944

DARENDELİOĞLU, İlhan, Türkiye’de Milliyetçilik Hareketleri, İstanbul 1975

DARENDELİOĞLU, İlhan , Türk Milliyetçiliği Tarihinde Büyük Kavga, İstanbul 1976

DELİORMAN, Altan, Tanıdığım Atsız, İstanbul 2000

DELİORMAN, Altan, Atsız, Ankara 2013

KILIÇ, Murat “Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Milliyetçiliği Tipolojisi”, SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi Aralık 2007, Sayı:16, s. 113-140

ÖZCAN, Ömer, “Türkçülük Tarihimizden İsimler: Ahmet Ziya Özkaynak”, Türk Yurdu, Sayı: 144, Ağustos 1999, s. 51-55

MUMCU, Uğur,  Kırkların Cadı Kazanı, İstanbul 1992

Milli Işık, Haziran 1967, Sayı: 2

Milli Yol, 13 Nisan 1962, Sayı: 12

SANÇAR, Nejdet, İnönü İle Hesaplaşma, Ankara 1973

SEFERCİOĞLU, Necmettin, 3 Mayıs 1944 ve Türkçülük Davası, Ankara 2009

SERDENGEÇTİ, Osman Yüksel,  Mabetsiz Şehir Bu Millet Neden Ağlar I, İstanbul 2006

TÜRKEŞ, Alparslan, 1944 Milliyetçilik Olayı, İstanbul 1975

TÜRKEŞ, Alparslan, Turancılık 27 Mayıs ve Milliyetçilik,  İstanbul 2011

YILDIZ, Selim, Güneyli Yiğit İlhan (Egemen) Darendelioğlu ve Siyasi Mücadelesi, Ankara 2013

DİPNOTLAR


[1] Necmettin Sefercioğlu, 3 Mayıs 1944 ve Türkçülük Davası, Ankara 2009, s. 8

[2] Hüseyin Nihal Atsız, “Başbakan Saracoğlu Şükrü’ye Birinci Mektup”, Orkun, S: 15, Mart 1944, s. 1

[3] Bedri Aydoğan, “Sabahattin Ali’ni Yaşamı ve Yapıtlarına Genel Bakış”, Prof. Dr. Mehmet Özmen Armağanı, (Ed. Nurettin Demir-Faruk Yıldırım), Adana 2014, s. 89-90

[4] Nejdet Sançar, İnönü İle Hesaplaşma, Ankara 1973, s. 26

[5] İlhan Darendelioğlu, Türkiye’de Milliyetçilik Hareketleri, İstanbul 1975, s. 123

[6] Uğur Mumcu, Kırkların Cadı Kazanı, İstanbul 1992, s. 67-69

[7] İlhan Darendelioğlu, a.g.e., s. 124

[8] İlhan Darendelioğlu, a.g e., s. 124

[9] İlhan Darendelioğlu, Türk Milliyetçiliği Tarihinde Büyük Kavga, İstanbul 1976, s. 40

[10] Osman Yüksel Serdengeçti, Mabetsiz Şehir Bu Millet Neden Ağlar I, İstanbul 2006, s. 297-298

[11] İlhan Darendelioğlu, a.g.e.,  s. 42

[12] Osman Yüksel Serdengeçti, a.g.e., s. 99

[13] İlhan Darendelioğlu, a.g.e., s. 43-44

[14] İlhan Darendelioğlu, a.g.e., s. 47-49

[15] İhan Darendelioğlu, a.g.e., s. 57

[16] İhan Darendelioğlu, a.g.e., İstanbul 1976, s. 59

[17] Ömer Özcan, “Türkçülük Tarihimizden İsimler: Ahmet Ziya Özkaynak”, Türk Yurdu, Sayı: 144, Ağustos 1999, s. 51-55

[18] Milli Yol, 13 Nisan 1962, Sayı: 12, s. 7

[19] Necmettin Sefercioğlu, a.g.e., s. 13

[20] Necmettin Sefercioğlu, a.g.e.,  s. 13

[21] İlhan Darendelioğlu, a.g.e., s. 277

[22] İlhan Darendelioğlu, Türkiye’de Milliyetçilik Hareketleri, İstanbul 1975, s. 136-139

[23] Murat Kılıç, “Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Milliyetçiliği Tipolojisi”, SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi Aralık 2007, Sayı:16, s.134

[24] Alparslan Türkeş, Turancılık 27 Mayıs ve Milliyetçilik,  İstanbul 2011, s. 27

[25] Selim Yıldız, Güneyli Yiğit İlhan (Egemen) Darendelioğlu ve Siyasi Mücadelesi, Ankara 2013, s. 113

[26]  İlhan Darendelioğlu, a.g.e., s. 123

[27] Alparslan Türkeş, 1944 Milliyetçilik Olayı, İstanbul 1975, s. 36

[28] Alparslan Türkeş, Turancılık 27 Mayıs ve Milliyetçilik,  s. 62-74

[29] Alparslan Türkeş, a.g.e., s. 62-74

[30] İlhan Darendelioğlu, Türk Milliyetçiliği Tarihinde Büyük Kavga, İstanbul 1976, s. 59

[31] İlhan Darendelioğlu, a.g.e., s. 134

[32] Altan Deliorman, Atsız, Ankara 2013, s. 94-95

[33] Altan Deliorman, Tanıdığım Atsız, İstanbul 2000, s. 103-105

[34] Milli Işık, Haziran 1967, Sayı: 2, s. 29